Bir Uzakdoğu masalı: Tayland - Phuket

Daha önce Hindistan’dan ötesine gitmediğim için, uzun süredir içimde ukde olan ilk Uzakdoğu gezimi bu yılbaşında nihayet gerçekleştirdim. Deniz ve kumlardaki ‘gizemli’ yaratıkları, enfes yemekleri ve muhteşem doğasıyla Tayland’ın Phuket Adası’nda ve başkenti Bangkok’ta unutulmaz deneyimlerle dolu bir zaman geçirdim. Bu yazımda Phuket’i kaleme alacağım. 

Yılbaşında geleneği her zamanki gibi bozmadım ve nereye gideceğime Aralık ayında karar verdim. Esasında son dakikacı değilimdir ama her nedense son 7-8 senedir hep kasım ayının sonunda veya aralık ayının başlarında nereye gideceğime karar veriyorum. Şartlar böyle oluşuyor.

Daha önce yurtdışı için verdiğim bütün kararlar çok yerinde oldu. Kolombiya’ya, Arjantin’e ve Brezilya’ya hep son dakika kararlarıyla gittim ve yılbaşında harika vakit geçirdim. Kalbimin bir tarafı Latin Amerika’da yatıyor, bu da bir gerçek, ancak bu yılbaşı içimde farklı bir şeyler yapma hissi vardı.

Her nedense aklıma hep Uzakdoğu geliyordu. Uzakdoğu’nun benim açımdan şöyle bir çekiciliği vardı. Oralarda bir tek Hindistan’a, yine iş için, zamanında Hitit Solar’ın teknolojisini pazarlamaya gitmiştim. Hem de 4 kere. CSP (Concentrating Solar Power) Parabolic Trough (Direkt Buhar) üreten teknolojinin Hindistan gibi fiyat odaklı bir piyasada pazarlanması kolay değildi. Bir sonuç çıkmadı ama benim için güzel bir deneyim oldu. İleride Hitit Solar’daki deneyimlerimi yazacağım.

Tabii Hindistan engin bir kültüre sahip olsa da, Uzakdoğu onun ötesinde bir bölge. Uzakdoğu’da en çok merak ettiğim yerler; Tayland, Singapur, Bali, Hong Kong, Endonezya, Kamboçya ve Vietnam idi. Önce 3 ülke üzerinde durdum, sonra fikrimi değiştirerek Tayland ile Singapur’da karar kıldım. Esasında Singapur’a gitme nedenim işle ilgiliydi. Bölgedeki önemli bir PV (Photovoltaic) üreticisinin fabrikası Singapur’daydı. Onlarla toplantı ayarladım.

Esas tatili ise Tayland’da organize ettim. Tayland’ı tercih etmemin birkaç sebebi var. Arkadaşlarımın anlattıklarında sürekli adı geçiyordu, Tayland’dan hep övgüyle bahsediyorlardı. İkincisi dünya mutfakları arasında en sevdiğim 3 mutfaktan biri Tayland mutfağıdır (diğerleri Peru ve İtalyan mutfağı). Bir de o civarlardaki adalar Hollywood prodüksiyonlarına bile konu oluyordu. Özellikle The Beach filmini izledikten sonra Phi Phi adasını merak ediyordum.

Tayland’da ismini daha evvel sürekli duyduğum iki şehir üzerine odaklandım. Phuket ve başkent Bangkok.

İşlerle başlayan tatil

Rezervasyonları yaparken yine rastgele bir şekilde otellere baktım. Phuket’te lokal bir zincire denk geldim; Dusit Thani. Enteresan geldi. Bir de lokal otel zincirini deneyeyim dedim ve rezervasyonu yaptım. Otel hakkındaki ilk izlenimim daha sonra da değişmedi. Güzel bir oteldi ama harika değildi. Lobisi, havuzu, plajı güzeldi. Gerisi eh işte. Sonuç olarak ihtiyacı karşıladı. Otelde keyifli vakit geçirdik.

Lobideki Tay müzisyen

 

Otelden bahçeye çıkarken

 

Otelin arka plandan genel görünümü

 

Bangkok uçuşundan hemen sonra bağlantıyla Phuket Uluslararası Havaalanına indim. Dünyanın her yerinden kalabalık turist grupları havalimanının her tarafını kaplıyordu.  Tayland'ın dünyaca ünlü turizm adasındaki ilk izlenimim çok olumlu değildi. Havaalanının adındaki ‘Uluslararası’ kelimesine hiç aldanmayın, havaalanı küçük ve kalabalıktı. Bizi karşılayacak şoför de 40 dakika bizi bekletince o kalabalığın ve keşmekeşin içinde uzun süre gecenin bir saatinde sıcakta bekledik.

Ertesi gün açıkçası sabahın üçüne kadar çalıştım. Yapılması gereken işler vardı. Fiziksel olarak Phuket’teydim ama kafam hala İstanbul’daydı. Rutin işlerin dışında iki önemli işlem sene kapanmadan tamamlanmak üzereydi. Bir yanda rüzgar proje firmasının sermaye artışı diğer yanda ise EkoCC ile Vodasoft birleşmesinin tescili... Doğal olarak otelde doğru düzgün plaja inmeden gelen bütün telefonları karşılıyor, bu süreçteki işleri takip ediyor ve diğer rutin işlemleri de gerçekleştiriyordum. Bir de tatile çıkmadan son günümde bir yerlerden grip kapmışım, hastalandığımı uçakta hissettim. Tayland’a vardığımda artık grip üzerime çökmüştü. Dolayısıyla orada hem çalışıyor, hem de bir yandan dinlenmeye gayret ediyordum.

Yakan deniz, kaşındıran kum

Sonuçta çalışmaları başarıyla tamamladık ve ilk işim kendimi denize atmak oldu. Kumsal harika görünüyordu. Beyaz kum, berrak bir deniz... Önce kremlendim, biraz kumsalda yürüdüm sonra kendimi denizin ılık sularına bıraktım. Aradan 15 saniye geçmeden o da ne, bir anda vücudum yanmaya başladı. Alerji gibi bir şey başladığı şüphesiyle yanımdaki arkadaşlara da sordum. Onlardan da aynı tepki gelmeye başlayınca, denizden bize bir şey bulaştığını düşünmeye başladık. Tam o sırada yanımızdaki Uzakdoğulu arkadaşımız bunun deniz biti olduğunu söyledi. (Deniz biti: Sea louse – çoğul olarak sea lice diye yazılıyor. Detayları okumak isteyenler https://en.wikipedia.org/wiki/Sea_louse linkine bakabilirler.) Gözle görülemeyen bir tür parazit olan bu şeyler yalnızca belli bir sezonda ortaya çıkıyormuş ve insan vücudunu sarmalıyormuş. Denizde hiçbir şey göremediğiniz için de durup dururken bir anda vücudunuzun yandığını hissediyorsunuz. Acayip değil mi?

Arkadaşımıza sorup bu parazitlerin vücuda bir zararı olmadığını öğrenince rahatladım ama yine de vücudumuz daha fazla yanmasın diye kısa bir süre sonra denizden birlikte çıktık. Sonra kumda yürürken bu sefer ayaklarımız kaşınmaya başladı. Kumda da bir tür böcek olduğunu söylediler. Bunu da duyduktan sonra ‘bu kadar güzel bir plaj ve denizin neden boş olduğu şimdi anlaşıldı’ diye söylendiğimi hatırlıyorum. Allahtan duş alınca üzerinizde ne deniz biti kalıyor ne de kumsal böceği.

Keyfimizi deniz bitleri ve kumsal böcekleri bile bozamadı

 

Arkadaşlara “Biz de en iyisi şuradaki Almanlar ve Ruslar gibi havuz kenarında takılalım” dedim. Havuz kenarında bir şeyler içmeye gittik.

Muhteşem lezzetlerden bir seçki

Dışarıda, ortalık yerde herkes masaj yaptırıyordu. Hava limonata gibiydi. Bedenim dinleniyordu ama kafamın içindeki meşguliyet devam ediyordu. Sonuçta güzel ve sakin bir günün akşamında Tawai isimli tipik bir Tay restoranına gittik.

Tawai’nin girişi

 

Restorana ilk vardığımızda garson bize acı yiyip yiyemediğimizi sorunca ben de baba tarafı Antepli olmanın özgüveniyle direk “sen beni acı seven bir Taylandlı olarak gör ve yemekleri ona göre getir” dedim. Kendim için değil ama yanımdakiler için demez olaydım. Yemekler çok lezzetliydi. Bu leziz yemekleri yerken masadaki herkesin gözlerinden yaşlar geliyor ve sinüsleri boşalıyordu. Açıkçası yemek benim çok hoşuma gitmişti, masada Uzakdoğulu arkadaşlarımız olmasına rağmen onlar değil de benim hakkımda ‘herhalde bir önceki hayatında Taylandlıydın’ muhabbeti döndü. Benim için tam bir ziyafetti.

Beğendiklerimi sizinle paylaşmak isterim.

En favorilerim:

– Tom Yum Çorbası (Baharatlı karides çorbası)

– Phat Thai (Tay usulü erişte)

– Larb Moo (Tay usulü et veya tavuk salatası)

 

Beğendiklerim:

– Tom Kha Gai (Hindistan cevizi sütlü tavuk çorbası)

– Kaeng Khiao Wan Kai (Tavuklu yeşil köri)

– Kai Phat Met Mamuang Himmaphan (Kaju cevizi ile kızartılmış tavuk)

– Kaeng Phanaeng (Hindistan cevizi kremasında et körisi)

Tatlı olarak da ‘yapışkan pirinç’ (sticky rice - khao niao) tavsiye ederim.

Bu ziyafetin ertesinde, yılın son gününü karşılamak için üzere genel olarak plajda takıldığımı, her şeye rağmen tekrar yüzdüğümü ve plaj kenarındaki restoranda vakit geçirdiğimi söyleyebilirim. Yüzmeyi çok isteyen bir adamın, atın ölümü arpadan olsun diyerek deniz bitine ve kumsal böceklerine rağmen koşarak denize daldığı, 1 dakika hızlıca yüzdükten sonra sudan çıkıp koşar adım duşa girdiği bir manzara canlandırın kafanızda... Bu arada bir şey daha keşfettim. Üzerinize güneş kremi sürmeyince canınız o kadar da yanmıyor. Yani bu deniz bitlerinin, herhalde içindeki bir maddeden dolayı güneş kremine saldırmaları söz konusu. Ben de krem sürmeden denize girmeye devam ettim.

Ve yılbaşı geldi çattı. Yılbaşı için Phuket’teki Dream Beach Club “White Party”ye katıldık. Yılbaşından hemen önce de masamızdan ben dahil 3 kişi ‘dilek fenerleri’ uçurduk.  Herkesin beyaz kıyafetler içinde katıldığı bu partide hakikaten güzel vakit geçirdik. Hem parti öncesindeki deniz mahsulü yemekler lezizdi, hem de müzik kaliteliydi. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar dans edildi…

Dream Beach Club’ın girişi

 

Eğlenceden önce yemeklere geçilmeden çekilmiş bir kare

 

Bu elegan eğlence yerinde tuvalette pisuvarın üzerinden işinizi görürken neyi yapıp yapmamanızı gösteren bu işareti görünce kendimi gülmekten alamadım.

 

İçeriden bir görüntü

 

Sonrasında, daha önce yazdığım “Hayata Dair” başlıklı yazımdaki olaylar silsilesi meydana geldi. Bu (http://serhansuzer.com/tr/hayata-dair ) yazıyı okumayanlar için ilgili bölümü tekrarlıyorum:

Sabah gelen acı haber

 Çok keyifli geçen bir gecenin sonunda otele döndüm.

Yaklaşık iki saat uyuduktan sonra ertesi gün Phi Phi adalarına gitmek için sabah 06.30’da kalktım. Tam dişimi fırçaladığım sırada telefonum çalmaya başladı. Hayırdır, bu saatte kim arıyor diye telefona baktım, babam arıyor. Türkiye’yle aramızda 4 saat fark olduğuna göre babamın beni Türkiye saatiyle gecenin 02.30’unda araması alışılagelmiş bir durum değildi.

Aramızda şöyle bir diyalog geçti:

− Oğlum neredesin?

− Tayland’dayım.

− Oh, çok şükür.

− Ne oldu?

− Reina’yı bastılar, onlarca ölü var.

− Nasıl yani?

− İçeriye girip onlarca kişiyi katlettiler.

− Buna inanamıyorum. Tanıdık biri var mı?

− Bilemiyorum, olay yeni. Benim şimdilik duyduğum kimse yok.

− Eyvah eyvah. Orada çalışanların birçoğunu tanırım. Umarım ciddi değildir.

Telefonu kapattıktan sonra hemen internete girdim ve gazetelere bakmaya başladım. 15 dakika boyunca bir yandan hazırlanırken bir yandan da haberleri aralıksız takip etmeye çalışıyordum. 

Reina’ya burun kıvıranlar ve tarzlarından dolayı eleştirenler olabilir, ancak Reina’nın şöyle bir özelliği vardır. Yurtdışından gelen misafirlerim nereden duyuyorlarsa istisnasız bana hep “bizi Reina’ya götürür müsün?” diye sorarlar. Yani Reina aslında uluslararası üne kavuşmuş bir yerdir. Bir turizm ürünü ve atraksiyon merkezi olarak tüm dünyada kendini kabul ettirmiştir. O yüzden son 10 senedir Reina’ya hep yanımda yabancı misafirimle gitmişimdir. Bu sebepten bana göre Reina’ya yapılan onlarca kişinin katledildiği bu saldırı Türk turizmini sırtından hançerlemekle eş değerdir. Lakin, Reina olayından sonra yurtdışından aldığım mesajlar da bunu doğruluyor. Amaçları sadece eğlenmek olan kişilerin hunharca öldürülmesini aklım almıyor. Bunu yapan, planlayan ve destekleyenlerin her türlü Allah belasını versin diyorum.

Tura çıkmadan evvel oranın sahibini veya genel müdürünü telefonla arayayım mı, diye düşündüm. Sonra, olayın çok sıcak olmasından, ben de yurtdışında olduğum ve bir şey yapma şansım bulunmadığı için yük olmamak düşüncesiyle o an aramadım. O an hissettiğim üzüntünün yanında bir de “herhalde Uzakdoğu’da olmamdan ötürü al sana beyaz gece, bu sefer Uzakdoğuluların kültüründeki gibi oldu” diye söylendiğimi hatırlıyorum.

Ertesi gün Phi Phi adasında tamamen doğanın içinde iyi bir gün geçirdim. Aklım Reina’da takılı kalmıştı. O gün Reina’nın genel müdürü Ali’ye mesaj da attım. Gerçekten çok üzgünüm.

Bu vesileyle Reina’da ve daha evvel terör olaylarından hayatını kaybetmiş olan kişilere Allah’tan rahmet, geride kalanlara da sabır diliyorum.

Maymunları maymun eden turistler

Phi Phi Adası’na gitmek için önce adanın batı sahilinde bulunan otelimizden doğu sahiline 1 saat araçla seyahat ettik. Burada bulunan bir yat marinasından büyük bir sürat teknesiyle Phi Phi Adası’na 1,5 saatte vardık. Teknedeki tayfa çok sempatikti. Özellikle tur rehberimiz Kiki. Bütün detaylara hakim ve tek başına bütün turu yönetiyordu. Taylandlılar genel olarak saygılı ve çalışkan insanlar.

Phuket’te Phi Phi Adası’na hareket ettiğimiz yat limanı

 

Turdan sonra tayfayla çektiğimiz selfie. Benim arkamdaki Kiki. Onun arkasında teknenin kaptanı, onun arkasındaki de miçosu. 

 

Tura çıkanlar arasında Avustralyalılar, Almanlar ve biz vardık. Avustralyalılarla tabii ki Gelibolu muhabbeti yaptık. Keyifli bir gruptu. Onları da Türkiye’ye davet ettim.

Oldukça dalgalı ve sert geçen bir yolculuğun ardından Phi Phi adasındaki atmosfer hepimizi büyüledi. Önce maymunların takıldığı Monkey Beach’e gittik. Bu plajda her tarafta sürüler halinde vahşi maymunlar vardı. Turistler, özellikle Batılı turistler hem maymunları besliyorlar hem de omuzlarına alıp poz veriyorlardı. Bizim rehber “Sakın bu hareketleri yapmayın, bunlar evcilleşmemiş maymunlar, sağları solları hiç belli olmaz, ısırıverirler” diye bizi uyardı. Ben de ne kadar ciddi olduğunu anlamak için ona “yani sen bir Taylandlı olarak bu maymunların yanına yaklaşmıyor musun?” diye sordum. “Hayır yaklaşmıyorum. Biz Taylar maymunları doğal hallerine bırakırız” diye yanıtlayınca ben de diğer turistlerden farklı olarak hayvanlarla haşır neşir olma fikrini bir kenara koydum.

Esasında eskiden bizim ailede halamların bir maymunu vardı. İsmi Boncuk’tu. Hindistan’dan gelmişti. Birlikte çok eğlenirdik. Ama Boncuk da tanımadığı veya hoşlanmadığı biri olduğu zaman ısırırdı. Çok komik bir hayvandı. Dişi olduğu için babamı ve beni kıskanırdı. Yanımıza kadınları veya kızları yaklaştırmazdı. Hiç şakası yoktu, ısırırdı.

 

Phuket City’nin keşmekeşi

Maymun Plajı’ndan sonra sakin bir plajda yemek molası verdik. Yemekten sonra bir saat kestirmek iyi geldi. Bu plajda belli bir süre vakit geçirdikten sonra diğer yerlere gittik. Her seferinde yine hiç tereddüt etmeden denize atladım; sırtım yine kaşınıyor ve yanıyordu ama olsun, su harikaydı. Altımızdan her renkte balık geçiyordu. Phi Phi Adası turunda Maymun Plajı’nın dışında diğer gezilen yerler; Viking Mağarası, Pi Lei Koyu, Hin Klang Resifi (sığ kayalık) ve Maya Koyu. Hepsi birbirinden güzeldi. Bu gezide çektiğim bazı resimleri ve videoyu paylaşmak isterim:

Maymunla ben

 

Maymun İngiliz turistin sırtına çıkmış.

 

Maymunlar denizden çıkarken

 

Yemek yediğimiz sakin plaj

 

 

Pi Lei Koyu

 

Güzel geçen bir günün ardından akşam Kanadalı bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine Siam (Tayland’ın eski adı) Supper Club’ta yemek yedik. Supper Club’ın yöneticisi bizi de kapıda karşılayan Fransız, her zamanki gibi Fransızlığını göstererek başlarda gıcıklık yaptı, gecenin ilerleyen saatlerinde de en iyi dostumuz haline geldi. Yemekler lezzetli ortam güzeldi.

The Siam Supper Club’ın girişi

 

Yemekten sonra Phuket City’nin merkezine indik. O da ne! Büyük bir kalabalık, keşmekeş, her taraf turist kaynıyor, tam bir et pazarı.

Hoşuma gitmeyen çok şey vardı. Şimdi bunların detaylarını burada yazmayacağım. Sadece insanoğlunun, özellikle de Batılı turistlerin bir başka yüzünü görüyorsunuz oralarda.

Her nedense ben Phuket’i kafamda özel bir yer diye canlandırmıştım. Hâlbuki kitle turizminin en hasını orada gördüm. Kalitesi oldukça düşük, bizden dönerciler bile vardı. Türkler neden yurtdışında hep kalitesiz ve bizi kötü temsil eden yerler açarlar, aklım almıyor. Kitle turizminin orada ne boyutta olduğunu buradan hesap edebilirsiniz.

Biz yine de hiçbir şeye takılmadan kendi eğlencemize baktık. Ertesi gün Bangkok’a gitme vakti gelmişti. Güzel vakit geçirmiştik. Yine de oradan ayrılma vakti geldiğinde Phuket’te göreceğimi gördüğümü ve Tayland’a bir daha gidersem Uzakdoğulu arkadaşlarımızın övdüğü Krabi’ye gitmeyi düşünüyordum. Oralarda keşfedilecek çok destinasyon ve birbirinden güzel adalar var. 

Otelimizden de her zamanki misafirperverlikleriyle bizi güzel bir şekilde uğurladılar. Bangkok’a gidiş yolculuğu nispeten rahat geçti.

Bir sonraki yazımda bu güzel güneydoğu Asya ülkesi Tayland’ın en kalabalık şehri ve başkenti Bangkok’u yazacağım ve Tayland’la ilgili başka detaylara da gireceğim.

Önümüzdeki hafta görüşmek üzere. Sağlıcakla kalın!

 

İlginizi Çekebilir
Yorumlar ( 0 )
Bu yazı hakkında ilk yorumu siz yapın...
Yorumlarınız için