Sık sorulan sorulara cevaplarım 1

Blog’umu aktif kullanmaya başladığımdan beri farklı iletişim kanallarından bana sürekli sorular geliyor. Bu soruların bir çoğu benzer nitelikte. Bu blog yazımda gelen bu sorulara ve cevaplarıma yer vereceğim. Sık sorulan sorular serisi benzer nitelikte farklı sorular geldikçe devam edecek. Her bir seri 10 sorudan oluşacak.

Ayrıca bana sık sorulan sorulara cevap vermenin kendimi anlatmanın güzel bir yolu olduğunu düşündüğüm için blog’umun üst tarafında “SSS” başlığıyla bu sorulara ve cevaplarına kısa yoldan ulaşabileceğiniz bir bölüm oluşturuyorum. Bu şekilde, blog’umun ana amaçlarından biri olan “kendimi daha iyi anlatabilmeyi” hedefliyorum.

Şimdi bu serinin ilk 10 sorusuna geçelim: 

 

1- Kimi zaman günlük tadında olan bu bloğu neden yazıyorsun?

Bu bloğu yazmamın dört nedeni var. İlk olarak, yazılarım aracılığıyla birikimlerimi ve deneyimlerimi daha fazla insanla paylaşabilmek ve onları bilgilendirmek istiyorum. İş ve özel hayatımda, ek olarak sivil toplum işleriyle uğraşırken birçok yer geziyor, insanlarla konuşuyor, yeni şeyler öğreniyorum. Meraklı bir mizacım olmasının yanı sıra, sürekli kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Dolayısıyla birçok önemli konuda zamanla ciddi bir bilgi birikimim oluştu.

İkincisi kendime göre bir felsefem var. Bu felsefenin temeli ‘hayatı hakkıyla dolu dolu yaşamak’. Bir yandan çok çalışıp sorumluluklarını yerine getirirken diğer yandan hayatın keyfini gerçek anlamda çıkarabilmek de önemli bence. O yüzden de bloğumda motto olarak ‘Pura Vida’yı kullanıyorum (bknz:http://www.serhansuzer.com/2014/02/26/pura-vida/)

Üçüncüsü beni daha iyi tanımanız için yazıyorum. Gerek kendim gerekse ailemle ilgili herkesin bir fikri var. Medyada okuduklarınız veya başkalarının kulaktan dolma bilgi aktarımı her zaman doğruyu yansıtmayabiliyor. İster istemez sizlere kimi zaman çarpıtılmış bilgiler ulaşabiliyor. Beni ve benimle ilgili olan her şeyi bir de kendi ağzımdan dinlemenizi istiyorum.

Son olarak, ciddi stresli bir ortamda yaşıyorum ve iki şey beni deşarj edip rahatlatıyor. Bunlardan ilki spor yapmak, diğeri ise yazmak. Yazımı tamamladıktan sonra rahatlıyorum. Çoğu zaman da yazılarımı bir oturuşta bitiriyorum.

 

2- Destek Projesiyle ilgili amacın nedir? Kimlerle bağlantılısın?

İnsanlara şunu söylemekten dilimde tüy bitti. Gerçekleştirdiğim bütün sivil toplum çalışmalarını hakikaten ‘insanlığa bir faydam olsun’ diye yapıyorum. İçinde bulunduğumuz şu dönemde iyilik yapmak için bile acı çekiyorsunuz. Birçok kişi “şimdi bu işi yapıyor, ama” (zaten bizim milletin lügatında hep bir “ama” sözcüğü var) diyerek ‘bu işin arkasında ne var?” diye sorguluyor. Hemen söyleyeyim, bu işin arkasında yalnızca “topluma gerçekten faydalı olma isteğim” var. Bir önceki yazımda büyük harflerle yazdığım paragrafı burada yine tekrarlamak istiyorum:

TİDER OLARAK BİZİM HİÇ BİR GRUP, KURUM VEYA KURULUŞLA BİR BAĞLANTIMIZ YOKTUR. BİZİM T.C. VATANDAŞLARI OLARAK TEK BİR AMACIMIZ VAR, O DA ÜLKEMİZDE İHTİYAÇ SAHİPLERİNİN TEMEL İHTİYAÇLARINI KARŞILARKEN KENDİ AYAKLARININ ÜZERİNDE DURMALARINI SAĞLAMAKTIR. TARAFSIZLIK, ŞEFFAFLIK VE DÜRÜSTLÜK BİZİM 3 ANA İLKEMİZDİR.

 

3- Çevreci olmak için ne yapıyorsun? Hakikaten çevreci misin?

Ben, bildiğiniz 3-5 ağaç dikip çevreciyim şovu yapan insanlardan değilim. Karakterim gereği bir şeyi söylediğim zaman bunu mutlaka samimiyetle ifade eder ve arkasında dururum. Gururla “çevreciyim” dediğim ve etrafımdaki herkese de “çevreci olun” diye önerdiğim zaman dediklerimde gayet ciddiyim ve bunu kulağa hoş gelsin diye söylemiyorum. Üniversite dönemlerimden beri, yani yirmiye yakın senedir Greenpeace üyesiyim ve çalışmalarına destek vermekteyim. Bizim enerji firmasında herkes bu konularda ne kadar hassas olduğumu bilir. “Ağaç keseni işten atarım” dediğimi de bilirler. Bizde ağaç kesme yoktur. En kötü ihtimalle ağaç naklederiz ve naklettiğimiz ağacın yakınına bir ağaç daha dikeriz. Bu durum bizim enerji firmasında değişmez kuralımızdır. Bu arada İstanbul’un en güzel Manolya ağacıyla birlikte büyüdüğümü de belirtmek isterim. Çocukluk ve gençliğimin geçtiği Bebek’teki evimizin bahçesindeki manolya ağacı dillere destandır. Evimizin bu muhteşem manolya ağacı hakkında defalarca yazı yazmış Hürriyet Yazarı Mehmet Yılmaz’ın bir yazısını sizlerle paylaşmak isterim:http://www.milliyet.com.tr/2005/04/02/yazar/myilmaz.html

 


 

İşte İnşirah yokuşunun üzerinde bulunan benim de çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği Bebek’teki evimiz ve bahçesindeki efsane manolya ağacımız…

 

Ayrıca çevrecilik sadece ‘ağaç sevgisi’ değildir. Tüm canlıları sevip saymaktır. Örneğin hayvan sevgisi de aynı oranda önemlidir. Ayrıca belirtmeme gerek yok ama tüm hayvanları elbette çok severim. Hayvanlar güzel ve sade varlıklardır. Saftırlar, samimidirler ve içten pazarlıkları yoktur. Sevildiklerini hemen anlarlar ve ona göre tepki gösterirler. Benim evimde beslediğim bir hayvanım yok, çünkü kendime ancak bakabiliyorum, ayrıca evcil hayvan beslemenin ciddi bir sorumluluk olduğunun da bilincindeyim. Annemin, babamın ve kızkardeşimin köpekleriyle ise büyük aşk yaşamaktayız. Bu köpeklerin beni gördüklerinde gösterdikleri tepkiyi size kelimelerle anlatamam (tabii ki ben de buna seve seve karşılık veriyorum).

 

Bu resimdeki maymunu kucaklayan çocuk benim. Kendimi bildim bileli bütün hayvanları çok severim.

 


Size favori köpeğim Betsy’i tanıştırayım. Müthiş güzel ve sevgi dolu bu köpek babamın.

 

4- Bu kadar çevreci geçiniyorsun, Gökkafesi senin ailen yapmadı mı?

Evet, aile şirketimiz yaptı. Ancak, nam-ı değer Gökkafes’in temeli atılırken ben 10 yaşımdaydım. Bu arada Gökkafes basının taktığı bir isim, biz o binaya ‘Süzer Plaza’ diyoruz. Çünkü “kafes” kelimesi güzel Türkçemizde başka yerlere çekilebiliyor. İnşaat bittiğinde ise üniversite son sınıfta hala okuyordum. 
Beni ‘kendi yaptıklarımla’ değerlendirmeniz gerekir. Hakkaniyetli olan budur. 
Diğer taraftan bu konuda çok kişiyle konuştum. Hatta kimi zaman alenen ailemize küfür edenlere bile rastladım (benim orada olduğumu bilmiyorlardı). Tabii bütün bu hararetli tartışmaların sonunda bilip bilmeden hakaret eden tarafı pişman ettiğim çok oldu. Karşılaştığım herkese genelde şunu söyledim: ‘Binayı beğenmeyebilirsiniz, silüeti bozuyor gibi eleştirilerde bulunabilirsiniz, saygı duyarım. Bu sizin fikriniz. Ancak o bina için ‘hukuka aykırı’ diyemezsiniz. İstanbul’un göbeğinde o büyüklükte hukuka aykırı bir bina yapmanın imkânı var mı? O bina hukuka tümüyle uygun yapılmış bir binadır. Bütün izinleri tamdır. Yapabilmek için aile şirketimiz 40’tan fazla dava kazandı. Bu davalar en az 3 sene sürdü, hatta 10 seneye yakın süren davamız bile oldu. Davaların kazanılması da hukuktaki “verilen hak geri alınmaz” ilkesine dayanmaktadır. Çünkü o bina ilk projede kısa, geniş bir binayken aynı metre karede ince ve uzun olarak inşa ettiren de (proje değişikliğine gidilerek projenin sil baştan yenilenmesi bize 4 sene kaybettirmiştir) zamanın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanıdır. Sonrasındaysa “Emperyalist güçler bu binaları yaptırıyor, İstanbul’un kalbine saplanmış bir hançerdir” diye alenen saldıran ve her türlü davayı açan da bir sonraki kulak-burun-boğazcı belediye başkanıdır. Devlet devamlığının olmadığı bir ortamda, biz arada kalmış bir yatırımcı konumundayız. 
Ayrıca bizim için “tek gecede sınırları değiştirdiler” gibi efsaneler anlatılır. Bu da kulağa çok çekici gelen, ancak asparagas bir bilgidir. Kesinlikle böyle bir şey yoktur. O binanın oturduğu alan Beşiktaş, Şişli ve Beyoğlu’nun kesişim noktasıdır. Kesişim noktası olan bu üçgen arazinin hangi belediyeye ait olduğunu saptamak için mahkemeye başvurduk. 3 sene sonunda mahkeme eski tapulara bakarak o arazinin Şişli Belediyesi’ne ait olduğunu saptadı. Öyle tek gecede sınır değişikliği yaptırdığımız filan doğru değildir. Bazen bu hikayeleri benim orada olduğumu bilmeyen kişilerden dinlerken karşı tarafla “vay be, biz neymişiz de haberimiz yokmuş, tek gecede sınırları değiştirebilecek kadar gücümüz olduğunu bilmiyordum” diye dalga geçiyorum. 
Benim tek özeleştiri yapacağım konu ise hakkımız olmasına rağmen bu yükseklikte bir binayı yapmakta ısrar edişimiz olabilir. Bunu babama da açıkça söyledim. Çünkü ticari olarak ciddi zarar etsek bile kamuoyu vicdanına aykırı olan konularda o kadar ısrarcı olmamak gerekir kanımca. 
Son olarak, binalarla ilgili kendi bakış açımı da anlatmak isterim. İleride, günümüzün tam tersine, yüksek binaların yerini yere yakın, doğayla bütünleşen binalar alacak. Hatta gelecekte beton bile kullanılmayacak. Yüksek teknolojiyle yapılan ‘kendi kendine yeten”, ‘kendi enerjisini üreten’ evlere ve iş yerlerine tanık olacağız.

 

5- Hangi sosyal medya hesapların var?

Facebook, Instagram ve Linkedin hesaplarım var. Twitter hesabım ise aktif değil. Herkesin birbirine sürekli hakaret ettiği bir ortam haline geldiği için Twitter hesabımı kullanmayı şimdilik düşünmüyorum. Kimse kusura bakmasın ama sosyal medyada bir sürü saçmalık döndüğü için böyle seçici davranmak zorunda kalıyorum maalesef.

6- Kardeşin Baran’ı medyadan tanıyoruz, sen niye medyada yoksun? Nasıl bu kadar farklı olabiliyorsunuz?

Ben genel olarak medyada görünmekten çok hoşlanan biri değilim. Yalnızca yaptığım işlerden dolayı mecburen röportaj veriyorum. Magazin basınına emek verenler bizleri iyi tanırlar. Bir ara beni de “işte Süzerlerin bir başka veliahtı” diye malzeme yapmaya başladıkları dönemde (bu arada belirtmeliyim ki, veliaht lafına çok fena gıcık oluyorum) muhabirlerle birkaç kez diyaloğum oldu ve onlara özel hayatımla gündeme gelmekten hoşlanmadığımı, benden iyi bir magazin basını malzemesi olamayacağını söyledikten sonra resim çekmemelerini rica ettim. Onlar da sağ olsunlar bu tercihime, birkaç istisnai durum dışında saygı gösterdiler.

Genel olarak çevremin de beni ‘Serhan Süzer’ değil, ‘Serhan’ olarak değerlendirmesini yeğlerim.

 

7- Enerji hakkındaki genel düşüncen nedir?

Mutlak bir yenilenebilir enerji yanlısı olduğumdan bu konuda tarafsız olamam. Fosil yakıtların sadece hammadde olarak kullanılması gerektiğine inanıyorum. Başka bir deyişle, petrolün petrokimya sanayinde (örneğin geri dönüştürülebilir plastik üretiminde), doğalgazın da gübre üretiminde kullanılması gibi. 
Ülke menfaatimiz ve enerji bağımsızlığımız için kendi kaynaklarımıza öncelik vermemiz gerekiyor. Cari açığın nedeni açık ara birinci olarak enerji ithalatıdır. Hatta söz konusu olan o kadar büyük rakamlar ki, bazı seneler enerjiyi ithal etmesek cari fazla vermemiz işten bile değil. Enerjide kendi kaynaklarımıza odaklanmamız ekonomimize de ciddi katkılar sağlayacaktır.
Kendi kaynaklarımız derken memleketimizdeki linyit rezervlerinden bahsetmiyorum. En düşük kalorili linyiti kullanmak hem verimli bir yol değil, hem de daha önemlisi kömür karbon salımı en yüksek olan kirli bir fosil yakıt türüdür. Başka bir deyişle, bu derece yüksek montanlı linyit yakmak çevre katliamına sebep olmaktadır. 
Ayrıca 4 nedenle şahsen nükleere de karşıyım. Birincisi nükleer atık sorunu, ikincisi atık ısı, üçüncüsü kaza riski ve son olarak birer nükleer bombaya dönüşebilecek bu tesislerin yabancı ülkeler tarafında işletilecek olması. Bunların burada detaylarına inip yazıyı daha fazla uzatmak istemiyorum. Daha detaylı bilgi edinmek için serhan.suzer@eko.re e-mail adresinden bana ulaşabilirsiniz.

 

8- Teknolojiyi nasıl takip ediyorsun? Bu konuda bir atılım yapacak mısın?

Daha önce belirttiğim gibi ciddi anlamda merak sahibiyim. Teknoloji konusuna özellikle ilgim olduğundan farklı konularda araştırmalar yapıyorum. Yenilenebilir enerji, dijitalleşme, mobil ödeme, ulaşım, nanoteknoloji, biyoteknoloji gibi alanlar benim bu anlamda ilgilendiğim başlıca konular arasında. 
İleride farklı teknolojilere de yatırım yapıyor olacağım. Benim hayat amaçlarımdan birisi de farklı alanlardaki teknolojilerde ilerleme sağlayıp insanlığa katkıda bulunmak. İleride işler istediğim gibi rayına girdiğinde (ve bütün şirketlerin liderlikleri ve ekiplerinin tam olarak oturmasından sonra) sadece ARGE’ye odaklanmayı planlıyorum. 
Zaten iş modeli geliştirme anlamında bu alanda katkı vermeye başladım bile. Destek projemiz dünyadaki sosyal yardımlaşma modelleri içerisinde ayni yardım (market modeli) ile meslek edindirmeyi tümüyle entegre eden ilk proje olma özelliğini taşıyor. Çok yakında taklitleri çıkacaktır (Çıksın zaten. Yeter ki herkes doğru modeli örnek alsın). Şimdiden uluslararası gıda bankalarına modelimizi anlatmaya başladık bile.

 

9- Neden bu yaşına kadar evlenmedin? Bir sorun mu var?

Bu soruyla da çok sık karşılaşmaktayım. Açıkçası artık kızmaya başladım. Hemen cevaplayayım. Birincisi bu benim özel hayatım. Bizim memlekette nedense herkes birbirinin özel hayatını pek merak ediyor. Zaten bu güzel memlekette herkes kendi işine baksa, birbiriyle uğraşmasa çok daha hızlı yol katederiz.

Bu konuda sadece şunu söylemek istiyorum (ki bundan sonra benden bununla ilgili başka bir şey duymayacaksınız); ben çocukları çok seven, aile kavramına inanan ve ileride iyi bir baba olmak için elinden geleni yapacak birisiyim. Ancak evlenme olayını bir kere yapmak istiyorum (ki şu anda benim bir çok arkadaşım ikinci, hatta üçüncü evliliklerini yaptılar) ve doğru kişiyi bulana kadar da evlenmeyeceğim.

 

10- Kosta Rika ile ilgin nereden kaynaklanıyor? Nasıl fahri konsolos oldun?

Kosta Rika’ya ilişkin herhangi bir ilgim veya bağlantım yoktu. Fahri konsolos oluşum ise tamamen bir rastlantı sonucu. Babam sayesinde oldu diyebilirim. Kosta Rika serüvenim ilk olarak babamın Houston’da kanser tedavisi görürken tanıştığı Kosta Rikalı üst düzey bir bürokratın bizi İstanbul’da ziyaret edişiyle başladı. Kendisiyle tanıştıktan sonra beni yakın çevresi ve buna bağlı ilişki ağındaki kişilerle tanıştırmaya başladı. Sonrasında ise, önceleri tam olarak kavrayamadığım, Kosta Rika Devlet Başkanı’nın baş danışmanı olduğunu ancak zaman içerisinde öğrendiğim hanımefendi beni ülkelerine davet etti. Ben de bir Amerika seyahatim sırasında, merak ettiğim için 2-3 gün Kosta Rika’ya uğrar ve ülkeyi görürüm diye düşündüm. Bunu gerçekleştirip Kosta Rika’ya gittiğim ilk akşam Devlet Başkanı’nın evindeki bir etkinliğe katıldım. O akşam Devlet Başkanı bana “Türkiye’de bizi aktif olarak temsil edecek birisine ihtiyacımız var, bunu bizim için yapar mısın?” diye sorunca “Benim için bir onur olur” diyerek kabul ettim. Bunun üzerine, Latin Amerika’da önemli bir şahsiyet olan ve Orta Amerika’daki gerillalara silah bıraktırdığı için Nobel Barış Ödülü alan Devlet Başkanı Oscar Arias o dönemki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e benim atanmamla ilgili resmi yazıyı gönderip süreci başlattı. 


Geriye dönüp baktığımda iyi ki Kosta Rika Fahri Konsolosu oldum diyorum. Tamamen rastlantı sonucu temsil ettiğim bu harika ülke, benim kafa yapıma bire bir uymakta. Öyle ki kendim ülke seçiyor olsam kesin yine Kosta Rika’yı seçerdim. Çünkü ülkede herkes çevre ve barışa karşı çok duyarlı. Kosta Rika için Latin Amerika’nın İsviçre’si denilebilir. Çevre ülkelerde herhangi bir sorun olduğunda sorunu çözmek için Kosta Rika’ya gelirler. Nobel ödüllü Oscar Arias her fırsatta barışı teşvik etmektedir. Örneğin küçük bir ülke olmasına rağmen Birleşmiş Milletler’de ciddi bir ağırlığı vardır. Yarıdan fazlası tropikal ormanlarla kaplı ülke topraklarının %25’i ulusal parktır. Çivi dahi çakamazsınız. Otellerini bile ‘sorumlu turizm’ konseptine uygun olarak doğayla uyumlu olarak inşa etmektedirler.

İşte size harika bir Kosta Rika Videosu; Essential Costa Rica!

 



Kosta Rika ve benim fahri konsolosluğumla ilgili söyleyebileceğim çok şey var aslında. Bu konunun ayrıntılarına bir sonraki yazımda gireceğim. Sağlıcakla kalın…

 

İlginizi Çekebilir
Yorumlar ( 0 )
Bu yazı hakkında ilk yorumu siz yapın...
Yorumlarınız için