Üniversite Günlerime Döndüğüm Bir Hafta sonu ve Başlamadan Biten Tenis Kariyerim

Hayatta öyle anlar, anılar vardır ki hayatımızı şekillendirirler, öyle kişiler vardır ki hayatımızda her zaman iyi veya kötü bir yerleri vardır. Bu yazıda paylaşacaklarım da böyle bir şey işte.

Üniversite yıllarından arkadaşlarımla bu hafta sonu hem yeniden yaşadığım o günlere döndüm, hem de hayatımda önemli bir yeri olan tenis ve iki hocamla ilgili anılarım canlandı.
Geçtiğimiz hafta sonu iki üniversite arkadaşım İstanbul’a geldi. Birlikte çok keyifli zaman geçirdik. McGill Üniversitesi’nden mezun olalı tam 13 yıl geçmiş. Ancak şunu net bir şekilde belirtebilirim, lise ve üniversite arkadaşlarımla bir araya geldiğimde doğal bir reaksiyonla anında o yıllarıma geri dönebiliyorum. Kimi zaman o günlerde yaşadığımız olayları konuşuyoruz, kimi zaman da o dönemde sıkça yaptığımız şakaları devam ettiriyoruz.
Babası Alman, annesi Fransız, kendisi de tipik bir Akdenizli gibi davranan yakın dostum Thomas, dokuz yıl aradan sonra beni ziyaret etmek için İstanbul’a geldi. Birlikte üniversite günlerinden kalma birçok aktivitede bulunduk. Örneğin üniversitede zaman buldukça tenis oynamaya giderdik. Thomas, Almanya’nın önemli tenis okullarında oynamış, tekniği iyi bir oyuncudur. Daha gelmeden “İstanbul’a gelince seni şöyle yeneceğim, böyle yeneceğim” diye naralar atıyordu. Cumartesi günü hazırlıklarımızı tamamladık ve öğleden sonra açık kortta tenis oynamaya gittik. Nişantaşı’nda oturduğum yere en yakın, İstanbul’un önemli otellerinden birinde tenis oynamak üzere Bülent Hoca’yı aradım. Bülent Hoca liseden beden eğitimi öğretmenimdi. Şimdi ise otelin spa ve fitness bölümünün başındaydı. Açıkçası, geçen sene onunla otelin lobisinde karşılaştığımda çok sevinmiştim. Bülent Hoca sert, otoriter, taviz vermeyen bir hocamızdı. O günlerde beden eğitimi hocalığının dışında, aynı zamanda Türkiye’nin en iyi kulüplerinden birinde tenis koçluğu yapıyordu. Eski günler gözümde yeniden canlanmıştı. Kendisinin her zaman bir “cool” tarzı vardı. Şu anda da işini iyi yapan ve keyifli bir kişi vardı karşımda. Bülent Hoca ile tenis öncesi kısa bir sohbet yaptık. Kendisi şakayla karışık “Bizim Serhan da Türkiye’nin en parlak tenis hocalarıyla çalıştı, öyle değil mi Serhan?” diye şakalaştığında bir anda on bir yaşımdaki o anı aklıma geldi. Daha evvel kendisine tenisle ilgili bu anımı anlatmıştım. O ana referans olarak şakasını çakmıştı. O dönemde onun da koçluk yaptığı kulübün tenis okuluna devam ediyordum. Ancak, nedense teniste kendisiyle hiç yollarımız kesişmedi. O zamanın genç, şimdinin emektar bir hocasıyla çalışıyordum (amacım olayı anlatmak kişileri kötülemek olmadığı için isim vermiyorum). Tenis okulunda üç ayrı grup vardı: A, B ve C. Seviyesi en yüksek olanlar A grubunda oynuyordu. A grubunda yaklaşık beş kişi oynuyorduk ve o sene takıma seçilecek iki kişiye lisans çıkartılacaktı. Bize böyle söylenmişti. Benim de o dönemde tekniğim iyiydi ve sprint’lerimle grubun en hızlılarındandım. O cumartesi günü sakin antrenman günlerinden biriydi ve klasik set’lerden birini çalışmaktaydık. Önce forehand, sonra backhand sonra da fileye gelerek vole vuruşunu çalışıyorduk. Sıra bana geldiğinde sağlam bir forehand vuruş yaptım. Benim vurduğum o top hocamızın iki bacağının arasına gidiverdi. Sonra bir ilk gerçekleşti.
Hocamız yere inmişti ve acı içerisinde kıvranıyordu. Hepimiz yanına gittik. Sonraki diyaloglar aynen şöyle gelişti:

Bütün grup (yerde yatan hocaya): “Hocam iyi misiniz? Bir şeyiniz var mı?”
Yerden hızla ayağa sıçrayan hoca: “Nerde lan o?”
Serhan: “Hocam kusura …”
Hoca: “Ulan, ben sana şimdi topa nasıl vurulur göstermez miyim?”
Sonrasında da ne mi oldu? Aynen şöyle bir trajikomik sahne yaşandı. Hoca elindeki raketle yerde ne kadar bulduğu top varsa alarak kortun etrafında beni kovalamaya ve toplarla beni vurmaya çalıştı, yani kelimenin tam anlamıyla kısasa kısas. Bu gelen toplardan kaçmaya çalışan kortun etrafında koşuşturan on bir yaşındaki Serhan. Bugün, Latin danslarında sergilediğim kıvraklığımı bu temel egzersize borçluyum diyebilirim.
Sonunda on dakikalık bir kovalamacadan sonra araya girenlerle bu saçmalık sona erdi. Saçmalık diyorum, çünkü tenis oynayanlar bilir, herkes tarafından kabul edilen bir kural vardır: Elinizde tenis raketi varsa ve eğer çok yakından vurulmamışsa tenis topunun vücudunuza isabet etmesi sizin hatanızdır. Yani, bu olayda sevgili hocamızın kendisini koruması gerekiyordu. Zaten uzak mesafeden bir vuruştu, elinde de raket vardı. Ayrıca, kortun içinde bulunan hocamıza topun isabet etmesi demek, topun içeride olduğu anlamına geliyordu. Yani, esasında çok iyi bir vuruştu. Her ne hikmetse bana o yaşta bu travmayı yaşattı. Hâlbuki o kapalı tenis kortuna ilk girdiğim zamanki hislerimi hatırlıyordum. O topa vurma sesi, tenisçilerin tarzları ve o atmosfer beni büyülemişti. Her iki elini de kullanabilen bir sporcu olarak ciddi avantajlarım vardı. O yaşa göre atletiktim ve her şeyden önemlisi kendimi ciddi geliştirme potansiyelim vardı. O olaydan sonra tenisi bırakmaya karar verdim.
Sonrasında 5 sene elime raket almadım. 5 sene sonra ise bir yüzme kulübünde tenis oynandığını fark edip sakin ve güzel bir ortam olduğu için tekrar tenise başladım. O dönemki hoca 11 yaşından kalma tekniğe rağmen bana lisans çıkarmayı önermişti. Lisedeki derslerimden ve aranın çok açılmış olmasından dolayı ekstra antrenman yapmayı göze alamadığım için bu hayalimden bir kez daha vazgeçmek zorunda kaldım.
Yaşadığım bu olayla şunu anlatmak istiyorum. Bizim memlekette nice sporcular şu veya bu sebepten dolayı profesyonellikten kopuyorlar. “Vah vah, bu Türk sporunun hali ne olacak” demek yerine (Tabii ki, bazı istisnalar var, örneğin voleybolcu kızlarımızı bunun dışında tutuyorum. Zaten bizim kızlarımız erkeklerimize göre sporda daha başarılılar.) “önce eğitim” demeli ve sporcuların çok iyi yetişmiş hocalarla çalışmaları sağlanmalıdır. Sonuçta cevheri keşfeden, sporcuyu geliştiren ve onu sürekli doğru şekilde motive eden hocalardır. Yani önce eğitime spor hocalarından başlamak gerekiyor ki onlar da sporcularımızı doğru şekilde yetiştirebilsinler.
Thomas ile yapmış olduğumuz maç ne mi oldu? Ne yalan söyleyeyim, üniversitede genelde o beni yenerdi. Ancak, bu sefer vaktimiz olmadığı için 15 oyunluk bir maç yaptık. İlk seti ben 6-3 kazandım. İkinci sette de durum 3-3’ken akşamki yemeğe geç kalacağımız için maçı bitirdik. Yani toplam skorda ben kazandım diyebilirim. Akşam da bir şeyler yemek için, büyüdüğüm yer olan Bebek’e gittik (Bebek şimdi eskiye göre çok değişti). Yine aynı üniversiteden arkadaşımız ve şu anda Londra’da yaşayan Cenk de aramıza katıldı. Keyfimize diyecek yoktu.
Ertesi gün ise daha da ilginç bir şey oldu. Hiç iddialı olmamama rağmen Thomas’ı tavlada (Elin Almanı/Fransızı tavladan ne anlar demeyin, kendisi şu ana kadar oynadığı tüm Türk’leri devirmiştir) 5-0 yendim. Hayatında hiç böyle bir hezimet yaşamadığını söyleyen Thomas, rövanş maçı için yaşadığı şehir Düsseldorf’tan bir günlüğüne bu hafta Solar Enerji Fuarı için gideceğim Münih’e gelmeyi düşündüğünü söyledi. Bu konudaki niyetinde oldukça ciddi sanırım.

İlginizi Çekebilir
Yorumlar ( 0 )
Bu yazı hakkında ilk yorumu siz yapın...
Yorumlarınız için