Büyük çoğunluğa göre ‘Vefa’ bir semt ismidir

Güzel Türkçemizde iğneleme amacıyla kullanılan böyle mecazi bir deyim vardır. Kimilerine göre ‘Vefa’ İstanbul’da bir semtin ismidir, bu kelime başka bir anlam ifade etmez. İğnelemenin hedefi olan kişiler kimseyi umursamaz, bencildirler. Kimileri ise ‘vefa’nın hakkını vererek yaşar. Kendilerine değer verenlere, iyi hissetmelerini sağlayanlara, katkı verenlere vefalarını çeşitli yollarla gösterirler.

Yaşadıkları süre boyunca o vefayı her daim gösterir bu kişiler, birini yitirdikten sonra dahi vefanın hakkını verirler. Şahsım adına konuşmak gerekirse, bana iyilik yapan, faydası dokunan kişileri elimden geldiğince el üstünde tutmaya çalışır, ilk fırsatta da mutlaka karşılığını vermek isterim. Yapımın gereği olan doğal davranış budur benim için. Birkaç sene öncesine dek diğer insanların da benim gibi olduklarını düşünerek hareket ediyordum, ancak artık kanaatim değişti.

Birçok güzellik barındıran memleketimizin insanı nasıldır diye sorsanız bana, tecrübelerime dayanarak büyük çoğunluğunun ‘vefa’yı bir semt ismi olarak algıladıklarını rahatlıkla söyleyebilirim. Bilmeyenler için hemen belirteyim (Vikipedi’de yazıldığı gibi) İstanbul’daki İstanbul sur içi diye tabir edilen tarihî yarımadada bulunan eski bir semttir. Vefa, Fatih sınırları içinde bulunmaktadır ve idari olarak “Molla Hüsrev” mahallesine karşılık gelmektedir. Bozasıyla meşhur olan semt, Vefa Spor Kulübü ile de bilinmektedir. Ayrıca hala eğitim-öğretime devam etmekte olan tarihi Vefa Lisesi bu semtte bulunmaktadır. Süleymaniye Camii ve Vefa Kilisesi bu semtte bulunmaktadır.

İstanbul’da Vefa semtinden bir resim

Vefa’nın sadece semt ismi olarak kullanılması durumu her yerde aynı aslında; vefa anlamında şehirle kırsal arasında bir fark göremezsiniz. İçinde yaşadığımız şu dünyada kimse kimsenin umurunda değil açıkçası, insanı insan yapan tüm değerler silsilesinde ciddi bir yozlaşma var. Bu değerlerin içinde önemli bir yer teşkil eden vefanın da bencilleşen insan yapısıyla birlikte yok olmaya yüz tuttuğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Henüz genç sayılabilecek bir yaştayım ancak pek çok açıdan babamın jenerasyonundaki kişilerin tecrübelerine sahip olduğumu ifade edebilirim. Çok şey gördüm, çok şey duydum, konuştum, paylaştım. Artık hiçbir şey beni kolay kolay şaşırtmıyor.

En yakınımdaki kişilerin vefasızlığına tanık olduğum da oldu, bana nispeten çok uzak kişilerin vefasını gördüğüm de. Size bazı örnekler vereyim isterseniz.

Ailede gerçekten sorunlu olan yakın akrabalarıma hem mentorluk yaparak hem de finansal destek vererek gelişmelerine doğrudan katkıda bulundum. Genellikle başarılı oldum, kimi durumda başaramadığım da oldu. Mentorluğumdan yarar sağlayamayan yakınlarımla ilgili geriye dönüp baktığımda çoğunlukla sözümden dışarı çıktıklarını görüyorum (kimse kusura bakmasın, bu konuda mütevazi olamayacağım). Bu çalışmayı başlatırken birinci koşul olarak “dediğimden çıkmayacaksın, zorlansan bile ne şartlar altında olursan ol dediklerimi dinleyecek ve uygulayacaksın” diyorum. Buna uyan herkes hayatta bir yerlere geldi. Çok zorlandığımız zamanlar oldu. Ağlayan, sürekli şikâyet eden, “ben bunu yapamayacağım” diyen çok oldu. Ancak, öğlen 12’de kafasını yataktan kaldıramayan, okula gitmek istemeyen asi kızlarımız çakı gibi uluslararası otel yöneticisi, iç mimar gibi kariyerlere sahip oldular. Şimdi çoğunun çalıştıkları mesleklerde aranan yönetici olmaları, mutluluğu yakalamaları beni de çok mutlu ediyor. Onlarla gurur duyuyorum.

Bundan yaklaşık beş yıl önce yakın bir akrabamla sohbet ederken benim bu konuda aile içindeki şöhretimi bildiği için yardımımı istedi. Ben de memnuniyetle yardımcı olabileceğimi söyledim. Ona destek olabilmem için hangi koşulları yerine getirmesi gerektiğini konuştuk ve bu konuda anlaştıktan sonra ona klasikleşen ilk sorumu yönelttim: “Seni ne heyecanlandırıyor, hayatta gerçekten ne yapmak istiyorsun?”

Diğer akrabalardan farklı olarak ne yapmak istediğini gayet iyi biliyordu. O açıdan işim nispeten daha kolay oldu ve tek seansta ayrıntılı bir plan hazırladık. Bana farklı tasarımlardan çok büyük bir keyif aldığını söyleyince, hedefi her zaman olduğu gibi yüksek tuttuk ve en iyi tasarım okullarını konuştuk. Sonuçta, en çok gitmek istediği New York’taki Parsons Üniversitesi’ydi. Başvuruları olması gerektiği gibi yaptık. En çok da Parsons’a öncelik verdik.

Ben de zamanında özellikle Kanada’nın McGill Üniversitesi’nde okumak istemiştim. Bununla ilgili güzel bir hikayem var. İleride paylaşırım. İnsanın gerçekten istediği bir okulda okuması ne kadar önemlidir bilirim.

Ve sevgili yakın akrabam sonunda Parsons Üniversitesi’ne kabul edildi. O dönemde onu her açıdan desteklemeye kararlı olduğum için, aile büyüklerinin “neden bu kadar pahalı bir okula sokuyorsun?” eleştirilerine aldırmadım. İyi ve istenilen bir okulda okumanın ne demek olduğunu ve insanın tüm geleceğini etkilediğini bildiğim için onları dinlemedim ve sıkıntı yaşamasın diye üniversite eğitiminin ilk 1-2 senesinde ona düzenli finansal destek de verdim (bu konuda haberi de yoktur muhtemelen, genelde finansal konuları annesiyle konuştum). Kızcağızın gayet güzel okuduğunu, başarılı olduğunu gördükçe, eleştiren aile büyükleri de giderek destek vermeye başladılar.

Sonrasında ne mi oldu? Geçen hafta bizim kız mezun oldu. Tüm aile büyük bir mutluluk yaşamaktaydı. Buraya kadar her şey normaldi ve başarısından dolayı ben de mutluluk duymuştum.

Ancak bu zaman zarfında kendisinden mezuniyet töreni için ne bir davet almıştım, ne de bir teşekkür. Annesi sağ olsun, bana mesaj atarak onun adına teşekkür etti. Ben de ona kızı adına mutlu olduğumu, esasında onun bana mesaj atması, hatta araması gerektiğini ve bizim çocukların vefa gibi önemli değerleri bilmediklerini söyledim.

Ülkemle ilgili özeleştiri yapmak adına şunu rahatlıkla söyleyebilirim; Türkiye’de anne babaların büyük çoğunluğu çocuk yetiştirmeyi bilmiyor. Anne ve babanın sosyoekonomik durumlarının iyi olup olmaması veya eğitim seviyeleri çocuklarını nasıl yetiştirdiklerini de etkiliyor. Ancak ülkemizde genel olarak bir aile içi eğitim problemi olduğu su götürmez. Hangi anne baba tarafından yetiştirilmiş olursa olsun bir Türk çocuklarına bakın bir de Alman çocuklarına… Aradaki farkı çok net görürsünüz.

Bu konuyu uzmanlarına bırakıyorum, ancak kendi gözlemlerim ve edindiğim bilgiler ışığında genel olarak yapılan hataları ve sebeplerini de aşağıda sıralamaya çalıştım. Bu liste daha da uzar aslında, ama kısa tutmaya çalışacağım:

  1. “Ben çektim, çocuğum çekmesin” deyip çocuğunun bütün isteklerini hangi koşulda olursa olsun yerine getirmek çocuğu ileride doyumsuz ve hiçbir şeyden tatmin olmayan bir kişi haline getiriyor. Bu şekilde yetişen çocuklar sonunda hayatın içinde kayboluyorlar.

  2. Bazı anne babalar ise kızlarına veya oğullarına aşırı özgüven aşılıyorlar. Bu aslında güzel bir şey olmasına karşın, aşırıya kaçıldığında kantarın topuzu çoğu zaman şaşıyor. Kimileri “sen aslansın, kaplansın, ne olursa olsun kimseye boyun eğmeyeceksin, sen en iyisin, senin ataların şöyleydi, böyleydi” diye çocukların egolarını şişiriyorlar. Çocuk gerçek hayatla karşı karşıya geldiğinde sonuç yine hüsran ve hayal kırıklığı oluyor.

  3. Çocuğun güven ortamında yetişmesi gerekir. Ailede sürekli huzursuzluk yaşanması çocuk psikolojisini çok olumsuz etkileyen bir unsur. Benim gözlemlerime göre Türkiye’de çoğu ailede ciddi huzursuzluklar var. Kadına şiddet, çocuğa şiddet gibi aşırı örnekler de çocuğun psikolojisini darmadağın ediyor.

Bir örnek daha vereyim.

Zannedersem bundan iki yıl önce bir konferansta konuşmamı tamamladıktan sonra yanıma oradaki görevli hosteslerden biri geldi. Henüz üniversitede okuyan genç bir kız, bana “Serhan Bey, sizinle çok çalışmak isterim, bir staj olanağı olabilir mi? İTÜ Çevre Mühendisliğinde okuyorum” dedi. Kızın özgüveni ve çabası hoşuma gitti. Kartımı verdim ve özgeçmişini e-mail adresime göndermesini söyledim. Sonrasında onu staj programına yazdırdım. Bizde bir sene kadar staj yaptıktan sonra bir gün ansızın ortadan kayboldu. İnsan kaynakları kendisiyle temasa geçince onlara Türkiye’nin en büyük (kurulu kapasitesi en fazla) enerji firmasında işe başladığını belirten iki satırlık e-mail attı. Bir daha da ondan haber alamadık.

Birkaç ay önce bir başka konferanstaki konuşmamın ardından yanıma geldi ve aramızda şöyle bir diyalog geçti:

- Serhan Bey, stajyerinizdim beni hatırladınız mı?

- Evet, sen hiçbir haber vermeden, sonrasında bir teşekkür dahi etmeden ayrılan stajyerimiz değil misin?

- Kusuruma bakmayın, gençliğime verin. O heyecanla bu hatayı yaptım. Ben bu işe sizin sayenizde girdim.

- Hatanı fark etmiş olman iyi bir gelişme. Umarım bulunduğun yerde mutlusundur.

- Evet, sayenizde mutluyum. Tekrar teşekkür ederim.

Eski stajyerimle bu diyaloğun geçtiği moderatörlük yaptığım ICCI konferansından bir kare.

Sonrasında bana kartvizitini verdi ve kendisine başarılar diledim. Bu stajyerimiz en azından hatasını anlamış ve benden samimi bir şekilde özür dilemişti. Bu benim için yeterliydi ve onun hayatta her zaman başarılı ve mutlu olmasını isterim.

Daha önceki yazılarımda da söyledim. Bence ülkemizde, hatta tüm dünyada ebeveyn eğitimini çok ciddiye almak gerekiyor. Nasıl araba kullanmak için ehliyet sınavına giriyorsunuz, anne babalık için de eğitimi çok ciddiye alıp benzer bir sistem kurmak gerekiyor. Anne baba olmadan evvel mutlaka ciddi bir eğitimden geçmelerini sağlayacak sertifikasyon, lisanslama vb. gibi bir sistem şart. Çünkü anne babanın yetiştireceği çocuk o ülkenin geleceğini belirliyor. AÇEV gibi ebeveyn eğitimi veren, iyi niyetle çalışan ve ciddi çaba gösteren kuruluşlar mevcut ancak bence kesinlikle yeterli değil. Ben T.C. sınırları içinde yaşayan anne baba adayı herkesin bir eğitimden geçmesinin sağlanmasından bahsediyorum. Bunun için ne gerekiyorsa yapmak lazım.

Vefasızlık ve uğradığım ihanetlere verebileceğim çok örnek var. Staj programıyla yetiştirdiğimiz gençlerin bazılarının türlü türlü davranışlarından mı bahsedeyim size (hakkını yememek lazım, çok iyi, pırıl pırıl gençlerimiz de var aralarında elbette), yoksa kırsal kalkınma projelerinden ciddi gelir elde etmelerine karşın ihanet eden köylülerden mi? Yemek yediği kabı pisleyen bazı çalışanlardan mı dem vurayım, yoksa en yakınınızdaki akrabalarınızın sizi menfaatleri uğruna satmasından mı? Değer verip yetiştirdiğiniz yakınınızdaki bir gencin emeğinizi çalıp kendi projesiymiş gibi anlatmasından mı söz edeyim, yoksa hırsızlık yapıp yakalanan yöneticiden mi? Bunların hepsini yaşıyoruz ve elbette bir bedel ödüyoruz.

Yine bu konuda mütevazi olmayacağım, ancak herşeyden öte bu ihanetleri yapan kişilerin en büyük kayıpları “beni” kaybetmeleridir. Benimle bu yolda birlikte yürüyen dostlarım, çalışma arkadaşlarım, akrabalarım ve en yakınımdaki kişiler belli. Onları hayatım boyunca başımın üzerinde taşıyacağım. Gerisi de benim için çok da önemli değil zaten. Bildiğim yolda ilerlemeye ve katkı vermeye devam edeceğim. Benim samimi bir şekilde arkasında durduğum kişilerle birlikte yükselmeye ve değer yaratmaya devam edeceğiz.

Birçok konuda yolun başındayım. Yapacaklarımı ve potansiyelimi anladıkça etrafımın gerçekten vefalı kişilerle çevreleneceğini biliyorum. Çok başarılı da olsam (ki olacağım) insanlar konusunda hep temkinli kalacağım, ancak her ne koşulda olursa olsun bir karşılık beklemeden iyilik yapmaya da devam edeceğim.

İlginizi Çekebilir
Yorumlar ( 0 )
Bu yazı hakkında ilk yorumu siz yapın...
Yorumlarınız için