Dedem Hasan Süzer’le anılar geçidi…

Önceki yazımda babaannemden bahsederken dedem hakkında da yazacağımı söylemiştim. Geçtiğimiz Kasım ayında ölümünün 10. senesinde aile fertleri ve dostlarımızla birlikte andığımız Hasan Dedemi sizlere anlatmak istiyorum.

Dedem 1926 yılında Malatya’nın Akçadağ ilçesinde doğmuş. 1928 yılında babası Ali Süzer, annesi Cennet, ablası Zöre ve küçük kardeşi Haydar ile Gaziantep’e göç ettiklerinde iki yaşındaymış. Küçük yaşından beri Gaziantep’te ticari hayatın her kademesinden geçen dedem Hasan Süzer, 1953’te iş hayatına atılmış. Züccaciyecilik, kolonya imalatçılığı, halıcılık, beyaz eşya ticareti ve akaryakıt işlerini her yıl geliştirmiş. 1977 yılının sonlarında Pera Palas Oteli’nin de içinde bulunduğu İstanbul Otelcilik ve Turizm Ticaret A.Ş.’nin hisselerini satın almış. Vefat ettiği 2005 senesine kadar Pera Palas’ı işletmiştir. Bunun dışında, Malatya’da Altın Kayısı ve İzmir Alaçatı’da Süzer otellerini Türk turizmine kazandırmıştır. Malatya’da 12.000 ağaç dikmiştir. Gaziantep’te eski bir konağı satın alarak donatan Hasan Süzer burayı Etnografya Müzesi haline getirip Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağışlamıştır.

Ayrıca, babası Ali Süzer adına Gaziantep’te İşitme Engelliler Okulu ile annesi (ve kızı) Cennet Süzer adına da bir ilköğretim okulu yaptırmıştır. İstanbul Ümraniye’de ise eşi İsmihan İsmet Süzer’in adının verildiği bir ilköğretim okulu yaptırmıştır. Malatya Eğitim Vakfı, Malatya İnönü Üniversitesi Vakfı kurucu üyeliklerinin yanı sıra, Yaşama Sevinci Engelliler Spor Kulübü ile Gaziantepliler Derneği başkanlıklarında bulunmuştur. Yaşamı boyunca binlerce öğrenciye her sene aksatmadan burs vermiştir. Ayrıca “İnsanlık yolunu aydınlatan sözler” adlı bir kitabı vardır.

Dedemin hazırladığı kitabın kapağı. Öğüt vermeyi ve tecrübelerini aktarmayı çok severdi.

Sonunda bu özlü sözleri bir kitapta topladı. Dedemin en önemli iki özelliği ise, öngörü yeteneği ve etrafına kayıtsız şartsız, sürekli yardım etmesiydi. Kendi kendini yetiştirmiş ve gerçekten ileri görüşlü bir kişiydi. Gaziantep’in bugünkü kadar gelişmemiş olduğu bir dönemde 6 çocuğunun da iyi eğitim almaları için ciddi çaba sarf etmiştir. Daha o yıllarda, bütün çocuklarına mutlaka yabancı dil öğrenmeleri gerektiğini tembihleyip, Amerikan kolejlerinde okumaları için teşvik etmiştir. Birçok konudaki tespit ve telkinleri, er ya da geç doğru çıkmıştır.

Çoğunlukla da mali kapasitesinin dahi üzerine çıkarak etrafındakilere yardım etme çaba ve gayreti içerisinde olmuştur. O yüzden hep çok sevilirdi. Bugün, Gaziantep veya Malatya’da herhangi bir yere yemeğe gittiğimde herkes dedemi hâlâ rahmetle anar ve hakkında hep takdirle konuşur. Gaziantep’te dünün girişimcileri, bugünün önemli firmaları olan birçok kuruluşa da destek ve katkı sağlamıştır.

Dedemin mevlidinde dualar edildikten sonra babam mikrofonu eline aldı ve dedemle ilgili anılarını anlatmaya başladı. Anlattığı ilk hikaye, 13 yaşında, kendi başına otobüsle Gaziantep’ten tanıdıklarını görmeye Hatay’a gitmeye kalkmasıyla başlıyor. Hava koşulları çok kötü ve meteoroloji yoğun kar yağışı uyarısı yapıyor. Babam, dedemin tüm uyarılarına rağmen, onu dinlemeyip otobüse atlayarak yola çıkıyor. Gaziantep ile Hatay arasında bulunan Gavurdağı yol koşullarının zorluğuyla meşhurdur.

Hem çok rüzgârlıdır, hem de hava bozduğunda hiçbir şekilde geçit vermez. Gavurdağı’na geldiklerindeyse yoğun kar yağışı sonucu otobüs yolda kalır ve geriye dönmenin de imkânı yoktur. O geceyi buz gibi otobüsün içerisinde, donma tehlikesi altında geçirmek zorunda kalırlar. Babamın anlattığına göre sonrası ise aynen şöyle gelişir: “Ertesi gün, sabah erkenden gözümü açtım. Bir de ne göreyim, karşımda bir kar küreme aracı ve içinde babam. Gözlerime inanamadım. Babam, benim yolda kalacağımı anlayınca, o zaman cep telefonu da yok, her yeri aramış, sonunda valilikten bir kar küreme aracı temin etmiş. Aynı zamanda, kendisi de bizi bulmak üzere yola çıkmış. Ben ve diğer yolcular donmanın eşiğine gelmişken babam o sabah sadece beni değil, bütün otobüs yolcularını kurtardı”. Babamın bu anekdotundan sonra ailenin diğer fertleri ve dedemin dostları mikrofonu alarak onunla ilgili anılarını ve duygularını anlatmaya başladılar. Mevlidde esas bombayı ise babaannem patlattı. Mevlide katılanlardan biri bilinçli olarak babaannemi provoke ederek “Hasan Bey’i gerçekten sevdin mi?” diye sordu. Babaannem de tüm doğallığıyla “Sevmem mi kızım, sevmesem 6 çocuk yapar mıydım?” diye yanıtladı. Tabii ki, sonrasında büyük bir kahkaha koptu.

Büyük bir aşkla evlenip dedemin vefatına kadar 60 sene evli kalan babaannemle dedemin mutlu günlerinden bir kesit. Sene 1965 yer İzmir. Dedem o zamanlar ticarileşmesine yardımcı olup Türkiye’nin birçok yerine sattığı o zamanların yeni teknolojisi Hamur Makinası mucidi ve firmanın sahibi Sümer Bey ve eşi’nin davetlisi olarak İzmir’de yemekte çekilmiş bir kare.

Bana sıra geldiğinde ise dedemle ilgili birçok anımın olduğunu, çok özel bir dede torun ilişkisi yaşadığımızı anlattım. Öncelikle, bilmeyenler için söyleyeyim. Benim göbek adım Hasan. Türkiye’de göbek adları genelde sıralamada birinci sırada. O yüzden, tam ismim Hasan Serhan Süzer. Dedem onun adını taşımamdan dolayı hep gurur duyardı. Birçok kez bana “Seni polise vereceğim, benim ismimi çaldın” diye şaka yollu takılmıştır.

İkiz kardeşim Baran ile Pera Palas’ın meşhur asansörünün önünde (Türkiye’deki ilk asansör) iki dedemizin kucağındayız. Sol tarafta babamın babası Hasan Dedem Baran’ı kucaklamış, sağ tarafta da annemin babası aslen Trabzonlu Ali Dedemin kucağında beni görebilirsiniz.

Kore gazisi olan Ali Dedemle ilgili de bir yazı yazacağım. Anılarımdan en çarpıcı olanlarından biri de onu Alaçatı’da ilk kez ziyaretimde yaşandı. 90’lı yıllarda araziyi satın almış, bana nasıl bir otel yapacağını anlatırken aynen şu cümleleri sarf etmişti: “Bak oğlum, burası ileride Türkiye’nin en popüler yerlerinden biri olacak. Göreceksin, Bodrum ile yarışacak bir yer olacak burası.” Bana bunları söylerken Alaçatı’nın bugünkü görünümden eser yoktu. Yalnızca, bakımsız taş evler ve kullanılmayan, ulaşılamayan güzel kumsallar vardı. Herkes, özellikle de İzmirliler Çeşme’ye yazlıklarına giderken, Alaçatı insanların “vah, vah eski Rum köyünün şu metruk durumuna bak” diye yaklaştığı bir yerdi. Dedem, bana söylediklerini başkalarıyla da paylaşmıştı. Konuştuğu kişiler bıyık altından dedemle dalga geçiyorlardı. Hatta, şu lafları bile duyduğum oldu: “Hasan Bey 70 yaşından sonra biraz sıyırdı galiba. Böyle ıssız ve kimsenin gitmediği bir yere bu yatırım yapılır mı?

Harcanan paralara yazık, günah.” Hatta ailemizden bile “Bu yaştan sonra bu risk alınır mı?” diye eleştirenler olmuştu. Bugün Alaçatı’nın geldiği yere bakıyorum. Dedem haklı çıktı. Hatta, belki onun tasvir ettiği resimden bile ileri gitti. Alaçatı bugün Türkiye’nin belki de en önemli turizm destinasyonu haline geldi.

Alaçatı’da bırakın yazın yolda yürünemeyecek derecede bir kalabalığın olmasını, yılın her ayı yaşanan ve İstanbul’dan göç alan bir yer haline geldi.

Anlatmak istediğim bir başka önemli anım ise dedemle son buluşmamızdı. Normalde dedem beni fazla aramazdı. 2005 senesinin Kasım ayının ilk haftasında bir Salı günü beni cepten aradı ve aramızda şöyle bir diyalog geçti:

- Oğlum ne yapıyorsun?

- Çalışıyorum dede.

- Uzun süredir görüşemedik. Yarın bir ara gel yanıma, konuşalım. Özledim.

- Tabii. Ne zaman geleyim?

- Öğle yemeğini birlikte yiyelim. Yarın 12:30’da seni otele bekliyorum.

- Tamamdır. Yarın öğle yemeğinde görüşmek üzere.

Ertesi gün öğlen yanına gittim. Büyük salonda beni karşıladı ve ‘yemeğe geçelim’ dedi. Pera Palas’ta büyük yemek salonunun yanında bir de daha küçük ve güzel bir oda vardır. Oraya geçtik. Yemek yerken koyu sohbet devam etti. Yaptıklarımı anlatıyordum ki, birden bana “Oğlum ben artık yoruldum, ne kadar yaşarım bilmiyorum ve bazı sorumluluklarımı devretmek istiyorum. Bunu da ailede taşıyabilecek tek kişi olarak seni görüyorum.” dedi. Sonrasında ise bana hayat görüşünü, aile bireyleri hakkındaki görüşlerini ve nasıl davranmam gerektiğini, kime destek olmam gerektiğini tek tek anlattı. Benimle adeta vasiyetini aktarır gibi konuşuyordu.

Büyük bir şaşkınlıkla onu dinlerken gayri ihtiyarı “Dede, Allahaşkına böyle konuşma, birlikte daha çok şey yapacağız” dedim. O da bana “Yok yok, oğlum, herşeyin bir zamanı vardır. Benim de zamanım doldu, bazı sorumluluklarımı devretme zamanım geldi.” dedi. Ben de ısrarla böyle konuşmaması gerektiğini söyleyip durdum. Konuşma sırasında bir ara ona “Dede, jenerasyon atladığının farkında mısın, arada babam var.” dedim. O da bana “Ben böyle istiyorum.” diye yanıtladı. “Hatta, kararımı pekiştirmek için sana silahımı vermek istiyorum” dedi. Sonrasında, onun odasına birlikte çıktık. Kasasını açtı, tam silahını bana verirken “Ahh, nasıl atladım, önce bu ruhsatı senin üzerine yapmam lazım.” dedi ve en sadık iki adamını odaya çağırdı (onlar şahidimdir) ve hemen silahının ruhsatını benim üzerime yapmaları talimatını verdi.

Çarşamba günü dedemle vedalaştım. Aynı haftanın Pazar günü saat 16:00 sularında dedemi kaybettik. Benim de büyüdüğüm Bebek’teki evimizde aniden fenalaşarak vefat etti. Aile ortak bir karar alarak otopsi yaptırmadı. Ancak doktor tanıdıklarımıza göre dedem büyük olasılıkla akciğer embolisinden (akciğerdeki bir ya da daha fazla atardamarın tıkanması ve insanı nefessiz bırakma durumudur. Akciğer embolisi genelde bacaklardan ve nadiren de vücudun diğer kısımlarından akciğerlere taşınan kan pıhtılarından dolayı ortaya çıkar) vefat etmişti.

Bütün bunlar benim için inanılır gibi değildi. Dedem vefat edeceğini hissetmişti adeta. Son konuşmalarından birini benimle yaparak vasiyeti şeklinde çok önemli şeyler paylaştı ve aramızdan ayrıldı.

Teşvikiye camiindeki cenazesi, herhalde en kalabalık katılımlardan birine tanık oldu. Anadolu’nun dört bir yanından on binlerce kişi gelmişti. Dedemin son yolculuğuna katılan sevenleri, bırakın cami avlusunu, yanındaki yolu bile bir miting alanı gibi doldurmuştu.

Ailecek resmimiz. Soldan sağa dedemin kucağında kızkardeşim Nazlı, yanında kuzenim Enci, babaannem, kucağında kuzenim Helin, yanlarında ben. Bir alt sırada elini havaya kaldırmış kuzenim Evren, yanında iki kızkardeş kuzenlerim Bahar ve Zeynep, onların yanında da kardeşim Baran. Zannedersem sene 1990.

Sevgili Hasan Dedemi bu vesileyle rahmetle anıyorum. Huzur içinde yatsın, gözü arkada kalmasın. Onu gerçekten mutlu edecek işlere imza atmaya başladım bile. Bir sonraki yazımda bütün bunları paylaşmaya başlayacağım.

İlginizi Çekebilir
Yorumlar ( 0 )
Bu yazı hakkında ilk yorumu siz yapın...
Yorumlarınız için