Cape Town’la aramdaki makûs ‘bağlantı’ sorunu!

Paris’ten katıldığım Climate Reality programının canlı yayınında konuşulanları aktardığım geçen haftaki yazımda Cape Town’la ses bağlantısı nedeniyle yaşanan sorundan söz etmiştim. Bu benim Cape Town’la ilgili ilk talihsiz tecrübem değildi. Adeta bir gerilim filmi gibi gelişen bir önceki maceramı ve buradan çıkarılacak dersleri bu hafta sizlerle paylaşmak istedim.

Geçtiğimiz makalede (ilgili link: http://www.serhansuzer.com/tr/dunyayi-iyilestirmek-isteyenlerle-her-seyi-kendine-isteyenlerin-mucadelesi)  Paris’te Climate Reality programının bir katılımcısı olarak Türkiye oturumunda konuştuğumu ve ABD stüdyosuna bağlandığımı sanıyorken farkında olmadan Cape Town’daki sunucunun sorularını yanıtladığımı yazmıştım. Türkiye oturumunu açan Amerika eski başkan yardımcısı Al Gore’dan sonra teknik bir ses probleminden dolayı zamanında bağlanamamış ve ancak oturumun sonuna doğru, bana ayrılandan daha kısa bir süre Cape Town’daki spiker ile konuşabilmiştim.



Konuşmamın sonunda stüdyo şefi yanıma gelip Cape Town ile ses bağlantısı sorunu yaşandığını söyleyince, içimden ‘Yine mi Cape Town!’ diye geçirdim ve o an 2010 senesinde yaşadıklarım bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti.



Şimdi biraz geçmişe dönelim. 2009 senesinde 20 yıldır franchise sahibi olduğumuz Türkiye’deki KFC ve Pizza Hut şirketlerinin hisselerini Katarlı ortağımızdan devraldıktan sonra hummalı bir yeniden yapılanma başlattık. Bu zorlu sürecin ve şirketin başındaki kişi olarak girdiğim çok yoğun çalışma temposu içinde tüm altyapıyı yeniden elden geçirdik ve bunun sonucunda 81 restoranımıza 6 ay gibi rekor bir sürede 25 restoran daha ekledik. Bunu da banka kredisi kullanmadan ve diğer restoranları sürekli kâra geçirerek yaptık. (KFC ve Pizza Hut ile ilgili daha sonra detaylı bir yazı paylaşacağım.)

2010 senesinde Coca Cola, Güney Afrika’daki FIFA Dünya Kupası’na bir teşvik seyahati (Incentive Trip) düzenleyeceğini açıkladı ve bizden katılım olacaksa kimlerin gelebileceğini bildirmemizi rica ettiler. Belki bilirsiniz, KFC ve Pizza Hut restoran şirketi “Yum!” aslında bir Pepsi kuruluşuydu. Zamanında “spin off” oldu, yani PepsiCo’dan ayrılıp başlı başına bir restoran firması haline dönüştü. Eski bir Pepsi şirketinde ise biz yıllarca Coca Cola’yı tercih ettik. Bunun birkaç sebebi vardı. Coca Cola’nın bizim bölgedeki ortağı olan Anadolu Grubu’na olan yakınlığımızın ötesinde, imzalanan 4-5 senelik anlaşmaların sonlanma tarihlerinden birkaç ay evvel bir ihale düzenliyorduk. Her defasında Coca Cola, Pepsi’den daha iyi finansal koşullar sağlıyordu. Verdikleri düşük fiyatların ötesinde, önceden bize ciddi bir nakit kaynak da aktarıyorlardı. Bu Coca Cola’yı tercih etmemizin en önemli nedeniydi. Bir de tabii Türk halkının Coca Cola’yı Pepsi’ye tercih etmesi bir başka etkendi. Bugün halkımıza sorsalar, Coca Cola’yı mı, Pepsi’yi mi tercih edersin diye Coca Cola açık ara tercih edilen içecek olur. Bu millet olarak bizim kafalara böyle kazınmış. Bunu çok iyi biliyorum, çünkü biz de firma olarak anket yaptırıyorduk, sonuçlar hep aynı çıkıyordu. Sonuçta uzun yıllar hep Coca Cola’yla çalıştık.

Güney Afrika’ya Dünya Kupası daveti

Coca Cola büyük montanlı çalıştığı için, önem verdiği firmaları ödüllendirmek amacıyla belli aralıklarla seyahatler düzenleyip firmaların yöneticilerini davet ediyordu. Biz de en iyi perakende müşterilerinden biri olarak davet edildik. O haftaki toplantımızda yöneticilerimize “Güney Afrika’ya kim gitmek ister?” diye sordum. İş Geliştirme Direktörümüz Haluk Bey talip oldu. Ben de şahsen hem bir Dünya Kupası maçı izleyip hem de çok merak ettiğim Güney Afrika’yı görmek istediğim için Coca Cola’yla seyahat edecekler listesine Haluk Bey’in yanına ismimi yazdırdım.

Daha sonradan bize tam tarihi bildirdiler ve turnuvanın ilerlemesiyle birlikte izleyeceğimiz maçın Almanya-Arjantin arasında oynanacağı kesinleşince oraya gitme isteğim bir kat daha arttı. Harika bir maça denk gelmiştik.

Seyahat günü geldi çattı. Havalimanına 30’un üzerinde perakende ve turizm firmasının yöneticileri gelmişti. Her iki sektörde de tecrübem olduğu için gelenlerin çoğunu tanıyordum.

Her nedense, muhtemelen biletleri ucuza almak için, direkt uçuş yerine Abu Dabi üzerinden bağlantılı uçuş ayarlamışlardı. İstanbul – Abu Dabi – Johannesburg – Cape Town gibi bir rotamız vardı. Neredeyse 1 tam gün uçacaktık. Yine de grubun neşesinden hiçbir şey eksilmemişti. Yol boyunca şakalaşmalar, sektörle ilgili konuşmalar sürdü. Yorucu ama keyifli bir yolculuktu. İstanbul’dan Abu Dabi’ye uçtuk. Abu Dabi’de uçak değiştirip Johannesburg’a geçtik. Johannesburg’ta uçak aktarmalar için indi, bizse bildirildiği gibi uçağın içinde bekledik. Yarım saat sonra tekrar havalandık ve ardından Cape Town’a indik. Uzun bir yolculuktan sonra her nedense pek yorgun değildim. Herhalde yolculuğun heyecanı beni ayakta tutuyordu. Ancak bu heyecanım kısa sürecekti.

Küçük bir lekeden kâbusa...

Pasaport kontrol noktasına geldiğimizde en boş olan en sağdaki yetkiliyi seçtim. Genç bir memur pasaportumu aldı. Hemen arkasında amiri olduğunu düşündüğüm yaşı ilerlemiş bir başka kıdemli memur vardı. Önce genç memurla sonra hemen arkasında ayakta duran amiriyle neşeli bir şekilde konuştum. Şakalaştık, güldük. Bu neşeli dakikalar pasaportuma bakıp bana “Nerede boş sayfanız var?” diye sorana kadar sürdü.

Ben de pasaportumu alıp bir boş sayfa bulup gösterdim. Genç memur tam vize damgasını basacakken, arkasındaki amirin “Oraya basamazsın, ucuna mürekkep bulaşmış” demesiyle bir anda kâbus başladı. Ben de amire “Bu sayfa bomboş, mürekkep bulaşmış demek kullanılmış demek değildir” dedim. Amir “Hayır bu sayfayı kullanamayız, başka bir sayfa bulun” diyerek kestirip attı. Bunun üzerine pasaportu tekrar aldım ve hızla sayfalarını çevirmeye başladım, fakat çok seyahat etmemden dolayı aksi gibi pasaportumda başka bir boş vize sayfası bulamadım. Yalnızca “Not for Visa” başlığını taşıyan sayfalar boştu. Bunun üzerine amir bana “Sizi sınır dışı etmek zorundayız” dedi. Önce şaka yaptığını zannettim, ciddi olduğunu anlayınca ona “Ben buraya Coca Cola’nın davetiyle Dünya Kupası maçı seyretmek için geldim. Aynı zamanda Kosta Rika Fahri Konsolosuyum; az çok bu vize işlerinden anlarım. Bu sayfayı kullanabilirsin, burası bomboş” diye ısrar ettim. Bana aynı katılıkla “Bu sayfayı kesinlikle kullanamayız. Ne için gelmişseniz gelmişsinizdir, beni ilgilendirmez, ben kuralları uygulamak zorundayım. Şimdi güvenliği çağıracağım” dedi ve gerçekten de güvenliği çağırdı. Ben de ona “Bu yaptığınız hiç doğru değil, sınır dışı edilmek için ağır bir kusur gerekir, oysa ben sadece Dünya Kupası maçı izlemeye geldim buraya” dedim. Güney Afrika’da turizmin gelişmesi için insanlara böyle davranmamaları gerektiğini de ekledim. ‘Hiç umurumda değil’ gibilerinden bir işaret yaptı. Sonra da “Peki o zaman sana bir yol göstereyim, şu ‘Not for Visa’ sayfası var ya, sizin büyükelçilikten beni arayıp bu sayfayı kullanabileceğimi söylerlerse o zaman kabul ederim” dedi.

Bu arada güvenlik geldi. Amir bana bakıp “uçağın 15 dakika içinde kalkıyor. Bu süre zarfında büyükelçilikten bunu halledersen seni içeri kabul ederiz, edemezsen de iki seçeneğin var. Burada kalma konusunda ısrar edersen seni buradaki hapishaneye göndermek zorunda kalırız, ya da bir sonraki uçağa binip ülkene geri dönebilirsin” dedi. Ben de ona “20 küsur saattir uçuyorum, şu maruz kaldığım duruma bak. Bu inanılır gibi değil” dedim ve hemen telefona sarıldım. İnanın o 15 dakika boyunca belki de 50 kere büyükelçiliği aramışımdır. Türk Büyükelçiliğinin açık olduğu bir saat olmasına rağmen telefonu kimse açmadı. Delirmiştim. “En ihtiyacımız olduğu zamanda büyükelçilik kayıplarda” diye hayıflanıyordum içimden. Bu arada Coca Cola grubunun çalıştığı organizasyon şirketinin yöneticisi de yanıma geldi. Ona hemen durumu anlattım. O da benim ülkemde önemli bir işadamı olduğumu ve Coca Cola grubuyla geldiğimi anlatmaya çalıştı, fakat onu da terslediler. Ardından o da benimle birlikte büyükelçiliğe ulaşmaya çalıştı. İkimiz de başaramadık.

Bu hikâye böyle bitmemeli

Dışişleri Bakanlığıyla uzun mesai harcadığım için bir laf etmek istemem, ama o anki kızgınlığımı şu anda kelimelere dökmemeyi yeğliyorum. Sonuçta güvenlik görevlisi bana “Zaman doldu, uçağa binmek zorundasınız” dedi ve ben de mecburen durumu kabul edip, organizasyon şirketinin yöneticisiyle vedalaşarak uçağa doğru yöneldim. Kimse duruma inanamıyordu.

İçimden ‘bu haksızlık, bu hikâyenin böyle bitmemesi gerekiyor’ deyip durduğumu hatırlıyorum. Adrenalin seviyem tavan yapmıştı. Uçağa biner binmez, hosteslere amirlerinin kim olduğunu sordum. Bana erkek bir görevliyi gösterdiler. Ona gittim ve durumu 2 dakikada özetledim. Çok büyük bir hata yapıldığını belirterek, bana yardımcı olmasını, uçak Johanesburg’a iner inmez rahat telefon açabileceğim bir yer göstermesini rica ettim. Aynı uçakla geri döndüğüm için uçağın Johannesburg’ta yarım saat yerde kalacağını biliyordum. Son şansımı kullanıp o yarım saat içinde elimden ne geliyorsa yapmam gerekiyordu. Hosteslerin amiri çok anlayışlıydı. Bana “Tamam merak etmeyin, size yardımcı olacağım” dedi.

Hakikaten uçak Johannesburg’a iner inmez hemen yanıma geldi ve tuvaletlerin önündeki boş alanı göstererek “Uçak kalkana kadar buradan telefonla konuşabilirsiniz” dedi.

Ben de telefonu açtım ve daha önce tasarladığım gibi ilk iş babamın 30 senelik asistanı Selma Hanım’ı aradım. Durumu hızlıca anlattıktan sonra Güney Afrika Büyükelçiliği’ne ulaşmaları gerektiğini ve bu uçaktan çıkarılabilmem için sadece yarım saat vaktimiz olduğunu söyledim. Sonra Türk Büyükelçiliği’ni yine aradım. Her zamanki gibi kimse cevap vermiyordu. Sonra Türk Dışişlerinde tanıdığım bazı kişileri aradım. Resmi yetkililerden hiçbir çözüm çıkmıyordu. 10 dakikam kalmıştı. Hosteslerin amiri 2 kere yanıma uğradı, “Nasıl gidiyor, bir gelişme var mı?” diye sordu. Ben de her defasında “henüz yok” dedim. Artık ‘bu iş olmayacak galiba’ diye kendi kendime söylenirken telefonum çaldı ve bir mucize gerçekleşti.

İzzet Garih’le gelen mucize

Selma Hanım, tecrübesiyle ilk iş ‘Güney Afrika Fahri Konsolosu kim acaba, bir tanıdık çıkar mı’ diye internetten bakmış ve fahri konsolosun İzzet Garih olduğunu fark edince hemen İzzet Bey’i ‘çok acil yardımınıza ihtiyacımız var’ diye aramış. İzzet Bey’in Güney Afrika Fahri Konsolosu olması benim için büyük bir şanstı. İzzet Garih ve Esat Edin benden bir önceki jenerasyondan bana hiçbir menfaati olmadan yardımcı olmaya çalışan, bilgi ve tecrübelerini aktaran, gerçekten sevdiğim ve saydığım işadamlarıdır.

Esat Edin’i hatırladıkça içim sızlar. Onun, eşinin ve çocuklarının aramızdan ayrılmalarını hâlâ aklım almıyor, bu güzel insanları kaybetmenin üzüntüsünü derinden yaşıyorum. Esat Bey ile ilgili de ileride bir yazı yazacağım. Şimdilik ona ve ailesine Allah rahmet eylesin diyorum. Nur içinde yatsınlar.

Konumuza dönersek, benim durumumu öğrenen İzzet Garih, hiç vakit kaybetmeden Güney Afrika büyükelçisini arıyor. Sonra bir mucize daha yaşanıyor. Türkiye’nin o dönemki Ankara Büyükelçisinin bir önceki görevi Johannesburg Havalimanı’nın VIP hizmet amirliğiymiş. Hemen görevi devrettiği o dönemki yardımcısını arıyor ve “Serhan Süzer’i o uçaktan alın” direktifini veriyor. Selma Hanım beni arayıp olayı nasıl çözdüğünü anlattı ve “Sizi birazdan uçaktan alacaklar” deyince bir anda sevinç çığlığı attım. O sırada hosteslerin amiri yanıma geldi ve durumu ona aktardım. Bunun üzerine amir “Yine de bir risk var, ne yapıp edip kapının kapanmamasını sağlayalım” dedi. Birlikte uçak kapısına gittik. Oradaki görevlilere durumu anlattık, onlar da durumu telsizle sordular. Teyit alınca beklemeye geçildi. Hakikaten VIP müdürü bizzat kendi gelmişti. Yanında iki adamıyla birlikte beni uçaktan aldılar, sonra hemen valizimi uçaktan çektiler.

VIP bölümüne yürürken olanlardan dolayı benden birkaç kez özür diledi. Ben de sorun olmadığını bu konunun benim açımdan geride kaldığını anlattım. VIP bölümüne geçtikten sonra işlemleri yapmak için pasaportumu aldılar. Bir de bana iç hatlardan Cape Town’a dönüş bileti getirdiler. Pasaportumu elime aldığımda merakla hemen içini açıp vize damgasını hangi sayfaya vurduklarına baktım. Tabii ki benim Cape Town’daki görevlilere gösterdiğim ve onların da ucunda mürekkep var dedikleri sayfaya basmışlardı damgayı. Bunu görünce acı bir gülümsemeyle VIP Müdürüne “İşte bütün konu bu sayfadan kaynaklandı” dedim. Durumu anlattım. Kadın kafasını sallayarak “Hayret bir şey, tekrar özür dileriz” dedi.

Gecenin konusu olan macera

İlk uçakla Cape Town’a döndüm. Otelime yerleştikten ve duşumu alıp diğer hazırlıklarımı tamamladıktan sonra akşamki yemeğin verildiği restorana gittim. Bir binanın en üst katında olan yemekte 30-40 kişilik Coca Cola grubu hararetli bir şekilde sohbet ederken benim girişimle herkes konuşmayı bıraktı ve bir anda alkış koptu. Kimse benim dönüş yaptığıma inanamıyordu. Grubun içinden biri “Serhan Bey, herhalde sizin dışınızda uçağa bindirilip sınır dışı edilirken böyle geri dönüş yapabilecek biri bu grupta yok” dedi. Şakalar havada uçuşmaya başladı, tabii öncesinde neler olduğunu bana anlattırdılar. Akşamın konusu oldum.

Sonuç olarak çok keyifli bir seyahat başlamış oldu. Ziyaret ettiğimiz Table Mountain, Cape Town Marinası, Güney Afrika’nın en uç noktası gerçekten keyifliydi. Seyahat sırasında çektiğimiz bazı fotoğraf:

Bu arada 2 gün sonra Almanya-Arjantin maçına da büyük bir coşkuyla gittik. Grupta her nedense herkes Arjantin’i destekliyordu. Stada girerken bizim Türk olduğumuzu fark eden Almanlar, bizim grupta bazı kişilerin Arjantin lehine tezahürat yaptıklarını görünce, “Neden Almanya’yı desteklemiyorsunuz?” diye sordular. Ben de onlara Almanya’yla yakın ilişkilerimizden ve orada yaşayan 3,5 Milyon Türk olmasından dolayı Almanya’ya herkesin sempatiyle baktığını, ancak Arjantinlilerin Akdenizli özellikleri taşımaları ve bizim gibi sıcakkanlı olmalarından dolayı onları ayrı bir yere koyduğumuzu söyledim. Sırada bulunan bazı Almanlar “ama bizde Mesut Özil oynuyor” deyince ben de onlara “Mesut’u bütün Türkler destekler. Hatta burada herkes Arjantin’in kazanmasını fakat Mesut Özil’in gol atmasını ister. Bir de takdir edersiniz ki diğer takımda da Messi var” dedim. Bu şakayla karışık karşılıklı atışmalar sürdü. Bir de tabii Arjantinli taraftarlarla karşılaştık. Onlarla hoplayıp zıpladık. Gerçekten çok neşeliler. Çoğu İtalyan kökenli olan Arjantinliler, Türkler gibi sıcakkanlılar ve muhtemelen bizden daha neşeliler. İşte maça giderken ve maç sırasında çektiğimiz bazı fotoğraflar:



Maç hiç kimsenin beklemediği bir şekilde Almanya’nın Arjantin’i 4-0’lık bir skorla hüsrana uğratmasıyla bitti. Arjantinliler sahadan boynu bükük ayrılmıştı. Biz de neşemizi kaybetmeden akşamki programa hazırlık yapmak için otelimize döndük. Açıkçası Cape Town’da gündüz veya gece, hiçbir zaman kendimi tehlikede hissetmedim. Bana anlatılan korkutucu hikâyelere şahsen tanık olmadım. Hatta oranın en tehlikeli bölgelerinden biri dedikleri bir yerden gecenin bir saatinde yürüyerek geçmiştim.



Bir de şunu belirtmem lazım. Güney Afrika’da 2010 senesinde siyahîler demokratik haklarını beyazlardan yeni devralmışlardı ve gücü elde etmeye başladıktan sonra siyahîlerin beyazlar üzerinde baskı kurmaya başladıkları anlatılıyordu. Hatta benim başıma gelen bu olayın da bununla ilintili olduğunu yorumlayan bazı arkadaşlarım oldu. Sonuçta bana sınır dışı emrini veren amir siyahîydi. Emri verdiği pasaport kontrolündeki genç memur da siyahîydi. O emri uygulayan güvenlik görevlisi beyazdı. Ancak benim uçaktan alınmamın emrini veren Büyükelçi de, beni uçağın içinden alan VIP Müdürü de siyahîydi. O yüzden bunu ırklar arası ayrımcılık diye yorumlamayı doğru bulmuyorum.

Hak edilmiş bir rövanş mesajı

Hikâyemin son perdesinde ise Cape Town’dan dönüş yoluna geçmiştik. Havalimanına giderken ‘inşallah beni bu duruma düşürenler karşıma çıkar’ diye içimden geçirdiğimi hatırlıyorum. Havalimanında ilk güvenlik kontrolünden sonra karşıma beni uçağa bindiren güvenlik görevlisi çıktı. Onu fark eder etmez yanına gittim ve arkasından omzunu tıklattım. Kafasını çevirdi, beni görünce bir an irkildi. Sonra bana sorduğu soruyla başlayan şöyle bir diyalog geçti aramızda:

  • Siz içeriye nasıl girdiniz?
  • Johannesburg havalimanında VIP müdürü beni uçağın içinden aldı. Biliyorsun, adı üzerinde VIP kimseyi böyle kolay kolay uçağın içinden almaz.
  • Bu nasıl oldu?
  • Bizim ülkemizde ağırlığımızın olduğunu ve bunun çok yanlış bir karar olduğunu sizlere anlatmaya çalıştık hepimiz. Ancak dinletemedik.
  • Kusura bakmayın ama ben emir kuluyum. Bana ne direktif verilirse onu yapmak zorundayım.
  • O zaman sana o emri verene beni içeride gördüğünü ve onun tüm direktiflerine rağmen ülkeye giriş yaptığımı ve güzel bir tatil geçirdiğimi ilet. Bir de (bu kısmın tam tercümesi olmadığı için İngilizce yazacağım) “tell him to f..k himself.”

Bunu söyleyince gülümsedi ve “iletirim” dedi.

Kıssadan hisse; Paris’te bana Cape Town ile aramızda bağlantı sorunu oluştuğu söylenince, kendi kendime içimden ‘ne zaman oluşmadı ki?’ diye geçirdim. Bir de geçen hafta ilkokul arkadaşım Fulya’nın da Cape Town’a yerleştiğini duyunca bu yaşadıklarımı onunla da paylaşmak istedim.

Bu hikâyeden çıkarılacak dersler var elbette. Bunu da özellikle gençlerle paylaşmak isterim:

  1. Asla pes etmeyin.
  2. Kriz anında paniğe kapılmadan yapmanız gerekenlere odaklanın.
  3. Hayattan her koşulda keyif almaya bakın, neşenizi bozmayın.
İlginizi Çekebilir
Yorumlar ( 0 )
Bu yazı hakkında ilk yorumu siz yapın...
Yorumlarınız için