Hayata dair

Yılbaşını Tayland’ın Phuket şehrinde geçirdim. Gecede beyaz kıyafetlerin giyildiği “White Night” konseptli bir partiye katıldım. Parti öncesinde yediğimiz yemekte sohbet bir ara “kültürlerarası farka” geldi. Masada Uzakdoğu kültürüne vakıf arkadaşlar, beyazın Batı kültüründe saflık ve güzellik anlamına geldiğini, Uzakdoğu’da ise ölümü simgelediğini ve cenazelerde beyaz giyildiğini duyunca çok şaşırdım. Bana beyazın kültürümüzdeki yeri sorulduğunda ise Türkiye’de de beyazın anlamının Batıyla paralel olduğunu belirtip beyazın ölümle bağdaştırılmasının bana garip geldiğini, bizde ise cenazelerde genelde tam tersi siyah veya koyu renklerin tercih edildiğini belirttim.

O gece güzel bir sohbet eşliğinde lezzetli deniz mahsulleri ziyafetinden sonra parti kısmına geçtik ve grubumuzda bulunan herkes yeni yılı eğlenerek karşıladı.

Çok keyifli geçen bir gecenin sonunda otele döndüm.

Sabaha karşı gelen tüm moralimi alt üst eden telefon…

Yaklaşık iki saat uyuduktan sonra ertesi gün Phi Phi adalarına gitmek için sabah 6:30’ta kalktım. Tam dişimi fırçaladığım sırada telefonum çalmaya başladı. Hayırdır, bu saatte kim arıyor diye telefona baktım, babam arıyor. Türkiye’yle aramızda 4 saat fark olduğuna göre babamın beni Türkiye saatiyle gecenin 2:30’unda araması alışılagelmiş bir durum değildi.

Aramızda şöyle bir diyalog geçti:

− Oğlum neredesin?

− Tayland’dayım.

− Ohh, çok şükür.

− Ne oldu?

− Reina’yı bastılar, onlarca ölü var.

− Nasıl yani?

− İçeriye girip onlarca kişiyi katlettiler.

− Buna inanamıyorum. Tanıdık biri var mı?

− Bilemiyorum, olay yeni. Benim şimdilik duyduğum kimse yok.

− Eyvah eyvah. Orada çalışanların birçoğunu tanırım. Umarım ciddi değildir.

Telefonu kapattıktan sonra hemen internete girdim ve gazetelere bakmaya başladım. 15 dakika boyunca bir yandan hazırlanırken bir yandan da haberleri aralıksız takip etmeye çalışıyordum. 

Reina’ya burun kıvıranlar ve tarzlarından dolayı eleştirenler olabilir, ancak Reina’nın şöyle bir özelliği vardır. Yurtdışından gelen misafirlerim nereden duyuyorlarsa istisnasız bana hep “bizi Reina’ya götürür müsün?” diye sorarlar. Yani Reina aslında uluslararası üne kavuşmuş bir yerdir. Bir turizm ürünü ve atraksiyon merkezi olarak tüm dünyada kendini kabul ettirmiştir. O yüzden son 10 senedir Reina’ya hep yanımda yabancı misafirimle gitmişimdir. Bu sebepten bana göre Reina’ya yapılan onlarca kişinin katledildiği bu saldırı Türk turizmini sırtından hançerlemekle eş değerdir. Lakin, Reina olayından sonra yurtdışından aldığım mesajlar da bunu doğruluyor. Amaçları sadece eğlenmek olan kişilerin hunharca öldürülmesini aklım almıyor. Bunu yapan, planlayan ve destekleyenlerin her türlü Allah belasını versin diyorum.

Tura çıkmadan evvel oranın sahibini veya genel müdürünü telefonla arayayım mı, diye düşündüm. Sonra, olayın çok sıcak olmasından,  ben de yurtdışında olduğum ve bir şey yapma şansım bulunmadığı için yük olmamak düşüncesiyle o an aramadım. O an hissettiğim üzüntünün yanında bir de “herhalde Uzakdoğu’da olmamdan ötürü al sana beyaz gece, bu sefer Uzakdoğuluların kültüründeki gibi oldu” diye söylendiğimi hatırlıyorum.

Ertesi gün Phi Phi adasında tamamen doğanın içinde iyi bir gün geçirdim. Aklım Reina’da takılı kalmıştı. O gün Reina’nın genel müdürü Ali’ye mesaj da attım. Gerçekten çok üzgünüm.

Bu vesileyle Reina’da ve daha evvel terör olaylarından hayatını kaybetmiş olan kişilere Allah’tan rahmet, geride kalanlara da sabır diliyorum.

Türkiye’ye Singapur’dan hava koşullarından rötarlı döndüm. Döndüğüm hafta bizim apartmanda en çok sevdiğim komşumu Sayeinur Arıman’ı kaybettik. Karşı komşum Sayeinur Hanım, süper bir insandı. Nişantaşı’nda oturduğum apartmanda Osmanlı İmparatorluğu’nda bir Sadrazamın soyundan gelen komple bir aile oturuyor. İçlerinden bir tek ben aile dışından biri olarak apartmanda oturuyorum. Ev sahiplerimle ve apartmanda oturan herkesle iyi anlaşıyorum. Sağ olsunlar beni kabul ettiler ve aileden biri gibi davranıyorlar. Aile bireyleri içinde karşı komşum Sayeinur Hanım’ı da farklı bir yere koyuyorum. Gerçekten çok asil ve anaç bir kadındı.

İşte sevgili komşum Sayeinur Hanım. Burada böyle ciddi durduğuna bakmayın, gerçekten güler yüzlü, sevimli ve iyi bir insandı.

 

Onunla ilgili çok anım var. En basitinden şunu örnek vermek isterim. Evinden dışarıya bakar ve benim geldiğimi görünce bacakları rahatsız olmasına rağmen koşar ve dış kapıya varmadan bana kapıyı açardı. Ben de bunun üzerine ev kapımdan onu selamlardım.

Bir de benim haberim yok, değerli ev sahibime yani yeğenine benimle ilgili her ne hikmetse “O bizim Obama’mız” dermiş. Benim hal ve tavırlarımı çok sempatik bulduğu Obama’ya benzetirmiş. Bunu ilk duyduğumda çok gülmüştüm.

Bu vesileyle geçen hafta hepimizin izlediği ‘Obama’dan Trump’a devir teslim töreni, Amerikan politikasının Obama dönemi ve sonrası’ ile ilgili de görüşlerimi belirten bir yazı kaleme alacağımı belirtmek isterim. Şimdilik belki çıkardığı işle değil ama insancıl tavrı ve sempatikliğiyle gönüllere taht kuran Obama’nın yaptığı final konuşmasının ana unsurlarının derlendiği videoyu sizinle paylaşmak isterim: 

 

Final konuşmasının tamamını da https://www.youtube.com/watch?v=rhjlC3OxDms linkinden izleyebilirsiniz.

Bu konuşmada özellikle eşine atfen söyledikleri her çifte bir örnek niteliğini taşıyor. Çiftler arası uyum, yin ve yang gibi bir bütün olabilmek ve güzel bir aile kurabilmek, bir insanın belki de ulaşabileceği en yüksek mertebedir. Hayat zor, bir noktadan sonra bu zorluklara beraber göğüs gerebilmek ve hayırlı evlatlar yetiştirmek gerçekten çok önemli.

Bu şekilde bir bütün olabilen çiftlerde bir tarafın kaybedilmesi geride kalanlar için çok üzücü ve yıkıcı olabiliyor. Bir çift olabilmek aslında insanı ayakta tutuyor. Geçen sene eşini kaybeden alt komşum 8 ayda çok değişti. Zor (ama iyi) bir karaktere sahip eşini kaybettikten sonra kadıncağızda hafıza sorunları başladı. Beni bile zor tanıyor artık.

Karşı komşum Sayeinur Hanım’a evde oturduğum 9 seneyi aşkın zaman içerisinde hep sordum, “bir isteğiniz var mı?” diye. Bana hep “yok evladım, senin bir ihtiyacın var mı?” diye karşılık verirdi. Sadece bir kere benden bir talebi oldu. Onu da hiç düşünmeden hemen yerine getirdim. Buna her açıdan değerdi.      

Tüm bunları yaşadıktan sonra ister istemez yaşamındaki bazı şeyleri tekrar sorgulamaya başlıyorsun. Vardığım sonuç ise size daha evvel buradan yansıttığım düşünce tarzımdan farklı değil esasında. Pura Vida kültürünü benimseyen (blog’umun açılış yazısına bakabilirsiniz: http://www.serhansuzer.com/tr/pura-vida-veya-yasami-anlamla-donatmak) ve “hayatı her zaman dolu dolu yaşayın” diyen biri olarak bunu bu sefer Nazım Hikmet’in satırlarıyla dillendirmek istiyorum. Hatta hoşluk olsun diye Nazım Hikmet’ın bu “Hayata Dair” adlı eserini Fazıl Say’ın “Nazım Oratoryosu” vasıtasıyla sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu eseri, künyesini ve bu harika şiiri aşağıda bulabilirsiniz:

Fazıl SAY "NAZIM ORATORYOSU" Yaşamaya Dair:

 

Şef: İbrahim Yazıcı

Piyano: Fazıl Say

Şiirler: Genco Erkal

Bariton: Güvenç Dağüstün

Şarkılar: Zuhal Olcay

Çocuk Solistler:

Kansu Tanca (Vokal)

Sezer Yılmazer (Glockenspiel)

Dersu Tanca (Blok Flüt)

Bilkent Senfoni Orkestrası

Devlet Çoksesli Korosu

Aspendos Antik Tiyatrosu

Tarih: 28 Haziran 2005

 

Yazan: Nazım Hikmet

Yaşamaya Dair

1

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.

2

Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.

Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.

Diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın ardındaki dışarıyla.

Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...

3

Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani bu koskocaman dünyamız.

Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.

Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
"Yaşadım" diyebilmen için...

 

İshak Alaton’dan hayata dair çarpıcı bir yazı

Sözlerimi noktalamadan evvel Lüzumlu Adam ve Lüzumsuz Adam kitaplarını bir çırpıda okuduğum, tecrübelerini ve düşüncelerini her zaman takdir ettiğim işadamı İshak Alaton’un yine hayata dair bir yazısını sizinle paylaşmak istiyorum:

İshak Alaton

 

“İster genç olun, ister yaşlı yaşınızla barışık değilseniz ihtiyarsınız demektir. Çok genç ölen yaşlılar olduğu gibi ihtiyar doğanlar da vardır.

Üniversitelerimizde yaptığım söyleşilerde bana en çok para hakkında soru sorulur. Herhalde iş adamı olduğum için.

Ben, "paranın iki kişiliği vardır" derim. Birincisi para bir değiş tokuş aracıdır. Para verip yiyecek, giyecek, ev, bark, hatta sağlık satın alabilirsiniz. İkincisi ile gelecek korkusunu yenersiniz.

"Yaşlılığımda çaresiz, muhtaç, perişan kalmam çünkü kötü gün paramı bir kenara ayırdım dersiniz. Ama para ötesi para-üstü bir konu daha vardır, bunu parayla satın alamazsınız. Bunun adı zevk ve keyiftir. Zevk almak, keyif duymak ancak KÜLTÜR ile mümkündür. Resimden zevk almak için sergiler bedava, müzik, kaset ve diskler üç otuz para. Ayrıca konserler de pahalı değil. Tiyatrolar hamburger fiyatına...

Aşk ve sevgi zaten bedelsiz. Güneşin batışından, denizin hışırtısından ya da bir satranç oyunundan zevk alabiliyorsanız... Güneşi kaç paraya batırabilirsiniz? Denizi hışırdatmanın fiyatı nedir? Kalenizle bedavaya ah çekebilirsiniz. Yaşlılığınız için biriktireceğiniz kötü gün parası kadar belki ondan da önemli olan bu zevkler ve mutluluklardır.

Bunlara sahip olmak ancak kültürle mümkündür. Para kazanmaya emek verdiğiniz kadar kültür edinmeye de emek verin. Yaşlılar ölüme daha yakın derler. Ama ölüm nüfus kâğıdı sormuyor.

Şimdiki tutkulu projem, bir ceviz ormanı yetiştirmek. Fidanları dikmeye başladım bile. Ceviz fidanı 8 yıl sonra ağaç olup ceviz verirmiş. Şimdi 76 yaşındayım. Yani 84 yaşımda ceviz kıracağım. Bu kez kendi cevizlerimi...”

İshak Alaton

Bundan sonra yapacaklarım

Tüm bu duygusal paylaşımlardan sonra ne mi yapacağım; tabii ki hayatta en çok değer verdiğim kişiyi, babaannemi daha sık ziyarete gideceğim. Onu gördüğümde de ona her zamanki gibi sıkıca sarılacağım. Benim açımdan onunla geçirdiğim her an değerli.

İşte canım babaannemle Alaçatı’da çektirdiğimiz bir fotoğraf.

 

Sevgiyle ve sağlıcakla kalın…

 

İlginizi Çekebilir
Yorumlar ( 0 )
Bu yazı hakkında ilk yorumu siz yapın...
Yorumlarınız için