Türkiye’de Kadına Şiddetin neden önüne geçilemiyor?

Şöyle bir baktım da en son yazımı 5 ay önce yazmışım. Her şey üst üste geldi. Vakitsizlikten bir türlü yazamadım. Ancak bu kez gerçekten tepem attı ve yine yazmaya karar verdim.

Esasında kadına şiddet konusunda da yazmayacaktım. Özgecan Aslan ve onun gibi birçok genç kızın ve kadının başlarına gelenler ve kadına şiddetin her türlüsü beni şahsen bir erkek olarak çok rahatsız ediyor.

Bu konuda kadınları dinlemenin daha doğru olduğunu düşünüyorum. Kadınlar da haklı olarak yaşadıkları sorunları sosyal, yazılı ve görsel medyada dillendiriyorlar, farklı mecralarda seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Örneğin defalarca yürüyüşler düzenlediler, hatta bu yürüyüşlerden birinde adamın tekini bile dövdüler. Sen “kadına şiddete karşı mücadele” için yürüyüşün ortasına cipinle dal, camını aç, kadınlara hakaret et. Bununla da yetinme arabadan inip kadınları tartaklamaya kalk. Araçtan inince kadınlardan dayağı işte böyle yersin: http://www.izlesene.com/video/ozgecan-aslan-eyleminde-dayak-yiyen-adam/8181426

Sesini duyurmak isteyen kadınların gösterdikleri bütün bu çabaların sonucunda yol kat edebildik mi? Maalesef hayır. Hatta tam ters istikamete gidiş oldu. Vahşice katledilen, şiddete maruz kalan, kadına taciz olayları artmaya ve medyada yer almaya devam ediyor.

Ancak okuduğum ve dinlediğim yorumların hiçbirisi bence sorunu tam olarak tanımlamıyor ve en önemlisi tatminkâr bir çözüm yolu sunmuyor. İşte bu yüzden kendimce bu konuyu ele alıp sizinle düşüncelerimi paylaşmak isterim.

Öncelikle bana göre kadına şiddet konusu buz dağının sadece görünen yüzü. Altına indikçe sorunun çok daha derin ve büyük olduğunu anlayabilirsiniz. Başka bir deyişle şunu rahatlıkla söyleyebilirim. Türkiye’de sadece kadına şiddet yok. Erkeklere ve eşcinsellere de şiddet var.

Çocuklara, gençlere, orta yaşlılara, yaşlılara da şiddet var. Ailenin fertlerine de şiddet var. Plaza çalışanlarına, köy sakinlerine, kasaba ahalisine de şiddet var. Kamuda, özel sektörde ve hatta sivil toplum kuruluşlarında da şiddet var. Evde şiddet, işte şiddet, yolda şiddet, seyahatte şiddet. Kısacası şiddet her an her yerde, her koşulda var. Sözlü de var, yazılı da var, fiziksel temasla da var. Var da var.

Şu soruları sormak istiyorum. Peki bu güzel memleketimizde biz bu hale nasıl geldik? Bu kadar birbirinden nefret eden, birbirine şiddet uygulamaktan kaçınmayan, sorunlu ve dengesiz bir toplum haline nasıl geldik? Toplum olarak çıldırıyor muyuz? Refah ve huzur içinde birbirine saygı ve sevgiyi esirgemeyen bir toplum olabilecek miyiz?

Bu sorulara cevap verebilmek için sorunun kaynağına inmek gerekiyor. İşte sorunlar yumağı ve çözüm reçetesi:

  1. Adalet:

Üzülerek söylüyorum ancak kendi memleketimizde şiddet olaylarının her geçen gün artarak devam etmesinin başlıca sebebi adalet sisteminin işlememesidir. Adalet sisteminin birçok sorunu var. Burada detaylara inmeyeceğim ancak özetle:

  1. Türkiye’de yargı bağımsız değil: Siyasetin büyük bir ağırlığı var, bireylerin büyük baskısı var. Maalesef hâkimlerin, savcıların ve adalet sisteminin parçası olan herkesin bir tarafı var. Hâkimler genelde tarafını seçip karar veriyorlar. Salt delillere bakıp hiçbir etki altında kalmaksızın objektif karar verebilen veya davranan hâkim ve savcı sayısı az. Bu taraf tutma kimi zaman siyaseten saf tutma, kimi zaman kıramayacağı birilerinin araya girmesi, kimi zaman da kendine yakın görülenlerin lehine karar verilmesi gibi çok farklı şekillerde gerçekleşiyor. Örneğin bazı erkek hâkimler tecavüz davasına bakarken hafifletici sebepleri abartıp suçlunun lehine, mağdurun da aleyhine karar verebiliyor. Bana göre adaletin gereği, hâkim, savcı ve hukuk sisteminin içinde bulunanların koşulları her ne olursa olsun, objektif davranmalardır. Tarafsız bir hâkimin karşısına bir tanıdığı dahi gelse, onu yargılarken tarafsız davranması gerekir. Eğer tarafsız davranamıyorsa bu davadan gönüllü olarak çekilmelidir.
  1. Kanunlar yeterli değil: Türkiye’de birçok kanun çok yetersiz. Bana göre başta ceza hukuku olmak üzere kanunların baştan aşağı değiştirilmesi gerekiyor. Burada idam gelsin gelmesini tartışmayacağım ancak bana göre kanunlar caydırıcılıktan çok uzakta. Eğer tecavüz ve adam öldürme için idam veya istisnasız ağırlaştırılmış müebbet hapis olsaydı, Özgecan olayında o minibüs şoförü bu sapıklığa tenezzül etmeden önce bir kere daha düşünür müydü, düşünmez miydi?

Bir başka örnek de Antalya’daki bir cinayetten vereceğim. Haberi http://www.hurriyet.com.tr/gundem/28370632.asp link’inde bulabilirsiniz. Antalya’da sevgilisi 20 yaşındaki Deniz Aktaş’ı başından, kalbinden ve ayağından vurup öldüren 40 yaşındaki Lokman Barış Çelik, ifadesinde olay sonrası intihar etmeyi düşündüğünü, ancak vedalaşmak için telefonla aradığı kızı P.S.’nin kendisini vazgeçirdiğini söyledi ve şunları aktardı “… Olayın ardından önce kızım P.S.’yi aradım, intihar etmeyi düşünüyordum. Kızım ’Kendine kıyma, cezanı yatar çıkarsın’ diyerek beni ikna etti. İntihardan vazgeçtikten sonra bu kez Deniz Aktaş’ın annesi Figen Yetişkin’i arayarak, kızını öldürdüğümü söyledim…” Katilin kızının ne dediğini okudunuz mu? “Kendine kıyma, cezanı yatar, çıkarsın” diyor. Olay bunda saklı işte. O katil cinayeti işlemeden evvel ciddi cezai yaptırımları kafasından geçiriyor olsaydı, emin olun ki şuurunu kaybetmemişse bir kere daha düşünürdü. Ancak Türkiye’de maalesef birçok şey “ben yaptım, oldu. Yatar, çıkarım, işlediğim suç da yanıma kalır, olan ölene ve ailesine olur” mantığıyla işliyor.

Bana göre tecavüz, adam öldürme gibi insanlık suçlarının en ağır şekilde cezalandırılması ve bunun da tavizsiz uygulandığını herkesin bilmesi gerekir.

  1. Hâkim, savcı ve adalet sisteminin içinde olanlar yetersiz: Hem sayı olarak hem de nitelik olarak ciddi sıkıntılar var. Birçok hâkim ve savcının önünde dosyalar birikmiş, iş yükünden boğulmuş durumdalar. O yüzden Türkiye’de davaların 5-6 sene sürmesi normal karşılanıyor. Bana göre hiç de normal bir durum değil. Adalet sisteminin oturmuş olduğu bir ülkede davaların bana göre 1 yıldan daha fazla sürmemesi gerekir. Zaman aşımından bilinçli veya bilinçsiz düşürülen davalar, insanın içini acıtıyor “bu mu adalet?” dedirtiyor. Bunun için hem hâkimlerin sayısının artırılması hem de sisteme dâhil olan hâkimlerin kesinlikle hukuku iyi bilmeleri, etkin ve tarafsızlık ilkesiyle ve sadece kanunları tesis etme motivasyonuyla adalet sisteminin bir parçası olmaları gerekir.

Türkiye’deki adalet sistemi ile ilgili söyleyebileceğim çok şey var. Şimdilik Türkiye’de olması gerektiği gibi bir adalet sistemi olsa, başta kadına şiddet olayları olmak üzere bütün şiddet olaylarında önemli ölçüde azalma olur demekle yetinelim.

  1. Eğitim: Eğitim konusunda da söylenecek çok şey var. Eğitim konusunu baştan aşağıya ele almak gerekiyor. Bana göre yapılması gerekenler:
    1. Eğitim verenlerin eğitimi: İşe çocuklarımızı ve gençlerimizi yetiştirenlerden başlamak gerekiyor. Bunu da ikiye ayırmak mümkün:
      1. Ebeveyn Eğitimi: Öncelikle ebeveyn eğitiminden başlamak gerekiyor. Anne babalara mutlaka çocuk sahibi olmadan önce “çocuk yetiştirme” ile ilgili eğitim ve çocuk sahibi olduktan sonra da psikolojik danışmanlık vermek gerekiyor. Türkiye’de çocukları nasıl eğitebileceğini kavramış kişilerin sayısı sınırlı. Bırakın eğitimsiz kesimi, eğitimli kesimde bile nasıl çocuk yetiştirilmesi gerektiğini bilen kişiler azınlıkta. Benim gözlemlediğim kadarıyla birçok anne baba kendilerini düşünüyorlar ve çocuk yetiştirme bilinci yerleşmemiş. Üniversite mezunu olmak çocuk psikolojisinden anlayacağı ve çocuğu geleceğe nasıl hazırlayacağını biliyor olduğu anlamına gelmiyor. Bir de büyükşehirlerde ve kırsal kesimde hiç düşünmeden sürekli çocuk sahibi olan aileleri düşünelim. O çocuğa bırakın nasıl bir eğitim vereceğini düşünmeyi “okula gitmesin bu da ya” diye düşünen aileler var. Çünkü ya o bilinçte değil, ya da ekonomik durumları yeterli değil.

Özgecan’ın katilinin annesinin beyanlarını sizlerle paylaşmak isterim:

“Kimse hırsız, katil doğmaz herkes melek doğar. Benim çocuğumun sağlığı bozuk. Babasıyla beraber büyüdü, o yüzden böyle. Bir insan o ya, benim oğlumun bir insanın canını almaya hakkı yok. Ben çocuğumu koruyamadım. Babasının şiddet eğilimi vardı. Biz kaç yıldır ayrıyız. Ben çocuklarımızın onun yanında büyüsün istemedim. Ben kocamdan çok şiddet gördüm ama anneme babama söyleyemedim. Babası kemerle, kesici aletle beni dövdü. Bunları kimseye söyleyemedim.”

Detayları http://www.aksam.com.tr/guncel/katil-suphi-altindokenin-annesi-tek-suclu-babasi/haber-382537 link’inde bulabilirsiniz.

Şimdi böyle bir ailede yetişmiş bir çocuğun normal olması beklenebilir mi? Düzgün karakterli olsa da aile içi şiddeti yakından gören bilen eğitimsiz bir çocuk, maalesef ileride bir sapık katil haline dönüşebiliyor.

Bana göre annelerin (ve tabii ki babaların da) oğullarına öğretmeleri gereken önemli derslerden biri kadına saygıdır. Kadının annemiz, kız kardeşimiz ve eşimiz olduğunu ve kadınlara saygı gösterilmesi gerektiğini defalarca anlatmaları ve çocuklarının bilinçaltına yerleştirmeleri gerekiyor.

      1. Öğretmenlerin Eğitimi: Türkiye’de öğretmen sıkıntısı var. Adalet sisteminde olduğu gibi hem yetersiz sayıda öğretmen var, hem de var olan öğretmenlerin kendilerini birçok konuda geliştirmeleri gerekiyor. Şiddet eğilimi olan öğretmenler bile eğitim sistemimizin içinde bol miktarda var. Öğrencisini sınıfta döven bir öğretmenin yetiştirebileceği öğrencileri düşünebiliyor musunuz? Türkiye’de öğretmenlerin de şiddet eğilimi olduğuna şaşıranlar mı var? Alın size birkaç gün evvel çıkmış “Okul basan bu kez öğretmenler!” başlıklı bir haber:http://www.milliyet.com.tr/okulu-basan-bu-kez-ogretmenler–gundem-2027712/
    1. Çocukların ve Gençlerin eğitimi: Okullarda, ister ana okul olsun, ister ilkokul, ortaokul, lise ve üniversite olsun çocuklarımızı gerçek hayata ve geleceğe hazırlayacak ilerici, çağdaş, evrensel değerlere sahip çıkan, dürüstlük, birbirine saygı ve sevgi gibi erdemleri iliklerine kadar öğreten bir eğitim sistemimiz yok maalesef. Varsa yoksa ezber, test ve göstermelik eğitim var. Oysa bizim okullarda eğitim tarafını en az öğretim tarafı kadar önemseyip çocuklarımızı gerçek hayata namuslu ve dürüst bir birey olarak hazırlamamız gerekiyor. Çok çalışana “inek” diyen, dürüst olanı “saf” diye aşağılayan, aykırı olup şiddete eğilim göstermek sanki bir erdemmiş gibi davranan öğrenci psikolojisi ileride ülkedeki şiddetin en büyük kaynağıdır. Okullarımızda neredeyse doğruyla yanlış birbirine girmiş durumda. Eğitim sistemimizi baştan aşağıya ele almamız gerekiyor. Bütün okullarımızda her gün yüzlerce şiddet olayı oluyor. Kimi medyaya yansıyor, kimi yansımıyor. Bu şiddet olaylarının içinde öğrenciler, öğretmenler, okul yöneticileri, veliler, okul çalışanları yani herkes olabiliyor. Toplu halde şiddetin her türlüsüne okullarımızda rastlamak mümkün. İşte size bu hafta olmuş bir olaydan örnek: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/28479638.asp
  1. Ekonomik sorunlar ve işsizlik: İnsanların ekonomik olarak çöküntüye uğraması ve işsiz olması toplumdaki travmaları yaratan önemli bir etken. Çalışan ve üreten toplumlarda suç oranı her zaman çok daha azdır. Çünkü kafalarını gereksiz şeylere takacaklarına işlerine odaklanabilirler ve üretime katkıda bulunurlar. Çalışan kişi beladan uzak durur. Bu kadar basittir.

Ekonomi olarak iyi gitmediğimiz aşikâr. İşsizlik ciddi oranda artıyor. Diğer yandan da iş dünyası kalifiye eleman bulamamaktan şikayet ediyor. Arada bir boşluk var. Bu boşluğu mesleki eğitim programlarıyla kapatmak gerekiyor. İşsizliği gidermenin birçok farklı metodu var. Detaylara girmeyeceğim ancak bir birey olarak içinde yaşadığım topluma sorumluluğumu yerine getirebilmek için kurucu başkanı olduğum Gıda Bankacılığı ve Temel İhtiyaç Derneği ile Destek Market projesini kurguladık ve ilk projeyi Maltepe’de gerçekleştirdik. Detaylar için http://www.haberler.com/destek-market-ihtiyac-sahiplerine-yardim-edecek-7009586-haberi/ link’inde çıkan habere bakabilirsiniz.

  1. Alt yapı yetersizliği ve sistemsizlikten kaynaklanan psikolojik travmalar: Büyükşehirlerde üst üste yaşıyoruz. Trafik, su ve elektrik kesintileri, hava kirliliği insanları bunalıma sokabiliyor, agresifleştirebiliyor. Bizde maalesef her şey plansız programsız olduğu için bu alt yapı eksiklikleri ve yarattığı sorunlar kaçınılmaz oluyor. Birçok insan normalde olmayacağı agresiflikte davranabiliyor. Bunun sonucunda hırsını başkasından çıkarmak için insanlar kendilerine yakın olan-olmayan insanlara şiddet uygulamaktan kaçınmıyorlar. İşte size bir örnek: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/21261426.asp

Adeta toplum olarak psikolojik travma yaşıyoruz. Bana göre büyükşehirlere göçün tam tersine çevrilmesi gerekiyor. İnsanların standartları daha yüksek ve daha sağlıklı bir hayat için köy ve kasabalarda yaşamaya başlaması gerekiyor. Ayrıca her şeyi İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyükşehirlerde toplamak yerine yeni, alt yapısı sağlam (örneğin ulaşım ve park sorunu olmayan), hayat standartları yüksek fakat nüfusu 1 milyonu geçmeyen küçük şehirler inşa etmek gerekiyor. Yüzölçümü olarak büyük bir ülkede yaşıyoruz. Ancak her ne hikmetse nüfus hep belli yerlere toplanıyor. Başka birçok yerde de büyük boşluklar var. Bana göre bu konuda yeni bir seferberlik başlatılması gerekiyor. Ülkenin yeniden master planının oluşturulması ve inşası ekonomik gelişim anlamında da büyük katkı yapar, işsizlik gibi çok önemli bir soruna ciddi bir çözüm sunar. Örnek vermek gerekirse; tekstil sektörü için Türkiye’de bir lokasyon seçilir, o lokasyona İstanbul’daki bütün tekstil fabrikaları taşınır ve alt yapısıyla düzgün bir şekilde inşa edilmiş Tekstil Organize Sanayi Bölgesinin yanına da nüfusu 1 Milyonu aşmayacak yeni bir şehir inşa edilir.

Ayrıca büyükşehirlerde depremden yıpranmış eski binaları elden geçirebilme ya da yıkabilme alternatifini sunar. Büyükşehirlerde yapılacak kentsel dönüşüm de böylelikle layıkıyla yapılabilinir. Binaları yükseltmeden, sağlamlaştırarak yeşil alanları arttırarak hâlihazırdaki büyükşehirler daha yaşanabilir bir hale getirilebilinir.

  1. Yandaş Psikolojisi: Bu güzel memleketimizde bir türlü bir bütün olamıyoruz. Herkes bir saf seçiyor. Sonra o içinde bulunduğun grup kayıtsız şartsız seni koruyor veya sen grubun içindekileri her ne pahasına olursa olsun koruyorsun. Bu tabii ki herkes için geçerli değil ama büyük bir çoğunluk böyle. Memlekette mikro milliyetçilik hat safhada.

Ben askerdeyken bana ilk sordukları soru “nerelisin?” oluyordu. Bundan şahsen çok hoşlanmasam da karşı tarafın hangi taraftan olduğumu, safımı ve kendisine yakın olup olmadığımı belirlemek için sorduğunu çözmüştüm. Ben de soruya soruyla cevap vererek; “sen nerelisin?” diye soruyordum. Doğu veya Güneydoğu illerinden bir il söylendiği zaman babamın memleketinin Gaziantep olduğunu, Karadeniz bölgesinden bir il söylendiği zaman annemin memleketinin Trabzon olduğunu, Batı illerinden bir il belirtildiği zaman da İstanbul’da doğduğumu ve büyüdüğümü söylüyordum. Böylelikle bizim Tugay’dakilerin %90’ının bir şekilde yakını oluvermiştim. Bu hoşuma gitmese de kendime göre böyle bir önlem almıştım. Doğrusunu söylemek gerekirse mikro milliyetçilik hiç bana göre değil. Nereden olursan ol, düzgün şahsiyetlere kapım her zaman açıktır. Ancak karakterin bozuk olsun, komşum ol, yüzüne bakmam.

Bu taraftarlık veya yandaş psikolojisi futbol takımlarında da, partizanlıkta da, inanç dünyasında da maalesef böyle (din, mezhep vb.). Bu davranış eğilimi belki de Anadolu ve Trakya’nın tarihçesinin çok farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmasından, farklı etnik geçmişe sahip kişileri barındırmasından ve Türklerin özellik olarak göçebe bir toplum yapısından gelmesinden kaynaklanıyor olabilir. Ancak kişiler, her kimle benzer düşünce yapısına veya geçmişe sahip olurlarsa olsunlar, bir suç işlediklerinde başta adalet sistemi olmak üzere tüm toplumun aynı objektif tepkiyi göstermesi gerekir. Bunun tersi yanlıştır. “Ama o bizden, karşı tarafa onu yedirmeyiz” davranış eğilimi yüzünden bu memlekette hiçbir şey doğru düzgün yürümüyor. Bu bir nevi çeteleşmedir. Bu o kadar tehlikeli bir düşünce tarzıdır ki iç savaş bile çıkartır. O yüzden sadece Türkiye’de değil, bütün dünyadaki insanların evrensel değerlerde benzer bir çizgiye gelip ona göre davranması gerekir. Evrensel değerlere bir örnek: Suç işleyen cezalandırılır. İsterse en yakınındaki olsun cezalandırılması gerekir. Dürüst olan, kul hakkı yemeyen, ailesine değer veren, çalışkan ve yardımsever olanların da hak ettikleri gibi hep daha iyi yerlere gelmeleri gerekir.

  1. Medya: Türkiye’de olması gerektiği gibi sorumlu bir medya olsa yine bu şiddet olaylarının önüne önemli bir oranda geçilir. Ancak medyayla ilgili iki önemli sorun var.
  1. Medya bağımsız değil. Türkiye’de medyanın önemli bir çoğunluğu siyasete bağlı hareket ediyor. Bu da haberlerin hep siyasetçilerin kendi işlerine geldiği gibi çıkması sağlanıyor. Örneğin iktidara yakın bir gazete eğitim sistemindeki problemleri asla işlemiyor, tam tersine her şeyi olabildiğince güllük gülistanlık gösterebiliyor. Oysa gazetecilik, sorunları olduğu gibi yansıtıp kamuoyunu bilgilendirmeyi gerektirir.
  1. Etik problemi var. Maalesef gazetecilerin önemli bir çoğunluğu kendi hırsları yüzünden rating sevdasıyla sürekli haber patlatmaya çalışıyorlar. Kiminin para hırsı var, güce yakın olma gibi eğilimleri var, kiminin karşı cins hırsı var, kiminin de başkalarının akıl edemediği veya ulaşamadığı bir olayı veya haberi ortaya çıkarma gibi hırsları var. Bu da kimi zaman yalan veya yanlı haberler çıkmasına, kimi zaman da yapılan haberlerle insanların şiddete yöneltilmesine neden olabiliyor. Bir topluma çok şey katabilecek sporda bile şiddeti en fazla medya körüklüyor. Toplumda gerilim artıyor. Bugünlerde öyle bir hale geldik ki derbi maçlarda karşı takımın taraftarı dahi içeri alınmıyor. Bunun sebebi basit. Her gün bir sürü spor sayfasını doldurması gereken gazeteler, haber bulamasa bile uydurmaca haber yapabiliyor. Derbi maçlardan önce “bu böyle söyledi, şunun aleyhine şunu aktardı” gibi haberlerle insanları sürekli gaza getirerek kavga ortamı yaratabiliyor, şiddete yönlendirebiliyor ve insanları birbirine düşürmekten çekinmiyorlar. Hatta polemik yaratmaları, kavga çıkarmaları işlerine geliyor, daha fazla insan kendilerine dikkat kesiliyor. Medya çalışanlarının rating uğruna şiddeti körüklemeleri sonucunda ülkelerini nasıl bir çıkmaza soktuklarının farkında olmaları gerekiyor. İzlenme oranı yüksek olan şiddet, kadın-erkek ilişkilerindeki çarpıklık, entrika, yalan gibi unsurları sektörde bulunanların haberlerden, dizilerden ve programlardan çıkarmaları veya en azından haber özgürlüğü anlamında toplumdaki negatif etkisini minimize edecek şekilde paylaşmaları gerekiyor.

Sonuç olarak memlekette yapacak çok iş var. Neresinden dokunsak dökülüyor gibi bir durumdayız. Yukarıda saydığım ve saymadığım birçok etkeni ele alıp üzerimize düşeni yapmamız gerekiyor. Ben de şahsım adına devletten her şeyi beklememek gerektiğini düşündüğümden kurucu başkanı olduğum dernekte ihtiyaç sahiplerine ve dezavantajlı kesime ayni yardım, meslek edindirme ve kalkınma projelerimizle elimizden gelen desteği sağlamaya çalışıyorum. Detaylar için web sitemize bakabilirsiniz: www.gbtider.org

Hepimize birçok görev düşüyor. Mesleklerimizde, bir T.C. vatandaşı olarak ve hepsinden önemlisi bir ebeveyn olarak çok şey yapmamız gerekiyor.

İşte size erkeklerin anneleriyle ve eşleriyle ilişkilerini özetleyen harika bir resim. Boğaziçi köprüsünde çekmiş olduğum bu resimde düğün için tasarlanmış arabasının arkasına “Annemin ilk ve son Gelini” yazmış sevgili damat. Kendine evlilik yaşamında başarılar diliyorum ve bu samimi yazısından dolayı da kendisini kutluyorum.

Erkeklerin kadınlara, kadınların da erkeklere ihtiyaç duyduklarını, birbirlerini tamamladıklarını hiçbir zaman unutmayalım. Toplumdaki şiddet olaylarının önüne geçmek için de herkes üzerine düşen görevleri karşılık beklemeden yerine getirsin. Yukarıda bahsettiklerim benim şahsi fikirlerimi ve vizyonumu yansıtıyor. Bu çözüm yollarının gerçekleştiği bir Türkiye’yi kendi neslimde görmeyi umut ediyorum…

İlginizi Çekebilir
Yorumlar ( 0 )
Bu yazı hakkında ilk yorumu siz yapın...
Yorumlarınız için