Diyarbakır’ın Ulu Camii, Dört Ayaklı Minare, Giragos Ermeni Kilisesi, Cemil Paşa Konağı, Hz. Süleyman Camii ve On Gözlü Köprü gibi eşsiz mekanlarını rehber eşliğinde gezerken eşim Rengin’in babasıyla yaptığım sohbetlerde “Dara kalıntılarını mutlaka görmelisiniz” demesi üzerine bienalde ziyaret edeceğim mekanlar arasında orayı ilk sıraya yazmıştım.
Rengin’e bundan bahsedince o da “Memnuniyetle” diye cevapladı ve Mardin’e birlikte gideceğimiz ablası, kayınbiraderi ve erkek kardeşine haber verdi. Programımız hazırdı.
İlk olarak Diyarbakır merkeze yaklaşık 130 km mesafedeki Dara Antik Kenti’ni göreceğiz, ardından harabelere yaklaşık 30 km uzaklıktaki Mardin bienal mekanlarına gidecek, akşam da Cercis Murat’ta akşam yemeğimizi yiyecektik.
Diyarbakır’dan öğlene doğru yola çıktıktan yaklaşık 1,5-2 saat sonra Dara Antik Kenti’ne rahat bir şekilde ulaştık.
Dara Antik Kenti sürprizi
Ancak oraya vardığımızda hepimizde ciddi bir hayal kırıklığı oluştu çünkü harabelerin olduğu araziye giriş kapalıydı. Meğer antik kentin turistlere kapalı olduğu tek gün olan pazartesiye denk gelmişiz.
Dara antik kentinden sonra ne yapacağımızı konuşurken kısa bir araştırma yaptım ve hevesim daha da arttı. İşte Dara harabeleriyle ilgili kısa bir bilgilendirme (bkz: https://tr.wikipedia.org/wiki/Dara_(antik_kent)):
Dara, Mardin ilinin Artuklu ilçesine bağlı bir mahalledir. Mahallede Dara antik kenti bulunmakta olup ismini de bu antik kentten almaktadır.
Mezopotamya’nın en önemli yerleşim yerlerinden birisi olan Dara, İmparator Anastasius’un (491-518) girişimleriyle 505 yılında, Doğu Roma İmparatorluğu’nun doğu sınırını Sasanilere karşı korumak için askeri amaçlı bir garnizon kenti olarak inşa ettirdiği sanılmaktadır. 4 kilometrelik alana yayılmış sur yapıları İç kale, kentin kuzeyinde ve 50 metre yüksekliğindeki tepenin üst düzlüğüne kurulmuştur. Mezopotamya ovası ile Tur-Abdin Dağlarının birleştiği yerde kireçtaşı ana kaya üzerinde kurulan kent Kaya içine oyulan yapılardan oluşmuş ve geniş bir alana yayılmıştır.
Antik Dara, yüzyıllar boyunca Mezopotamya’nın en önemli ticaret merkezlerinden biri olarak kayıtlarda yer alırken, kentin Pers İmparatoru III. Darius ile Büyük İskender’in savaşına tanıklık ettiğini arkeolojik kalıntılar ve arşivlerde geçmekte. Persler, 363 yılında Nusaybin’i alınca Doğu’nun Efesi olarak bilinen Dara Antik kenti Roma İmparatorluğu’nun sınırı haline gelmiş. Şehir 5. yüzyılda İmparator Anastasius tarafından ileri sınır kapısı olarak tahkim edilmiş; 100 yıl sonra da Perslerin eline geçmiş. Kent, 7. yüzyılın sonlarına doğru Emeviler, daha sonra Abbasîler, 15. yüzyılda da Osmanlıların hakimiyetine girmiştir.
Kent içinde kilise, çarşı, zindan, tophane, mahsen ve su bendi kalıntıları halen görülebilmektedir. Ayrıca köyün etrafında tarihleri Geç Roma Dönemi’ne kadar görülen ve mezar olarak bir dönem kullanılan günümüzde ise mağara görünümünü alan alanlardan oluşmaktadır.
Antik Kentin girişinde, kayaların oyularak bir şehir için nasıl bir yerleşim yeri yapıldığına hayran hayran bakarken hepimizde aynı intiba oluştu: “Buraya bienal olmadan da yakın bir zamanda mutlaka tekrar geliriz.” Bu fikir birliği sağladıktan sonra aynı kararlılıkla bienalin bir sonraki ziyaret edeceğimiz mekanını saptadık.
“GÖKzemin” teması ve mekânlar
Bir sonraki durağımız Deyrulzafaran Manastırı oldu. Yüzyıllardır ayakta duran bu kadim Süryani manastırı, yalnızca mimarisi ve tarihiyle değil, bu yıl 7. Mardin Bienali’nin en etkileyici sergi mekânlarından biri olmasıyla da bizi büyüledi. Taş duvarların, avluların ve sessiz koridorların içine yerleşen çağdaş sanat eserleri, geçmiş ile bugünü aynı mekânda buluşturan güçlü bir atmosfer oluşturuyordu. Manastırın dinginliği bienalin “GÖKzemin” temasıyla birleşince eserleri yalnızca görmek değil, hissetmek de mümkün hale geliyordu.



Günün bu son ziyaretinde bienalle ilgili kısa bir genel bilgi de topladık. Özetle, 7.Mardin Bienali, “GÖKzemin” başlığıyla 15 Mayıs – 21 Haziran 2026 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Çelenk Bafra’nın küratörlüğünü üstlendiği bu edisyon, kuş metaforu üzerinden gökyüzü ve zemin arasındaki bağları keşfeden 20 ülkeden 42 sanatçının çağdaş eserlerini tarihi mekânlarda sanatseverlerle buluşturdu.
Bienalin büyülü atmosferini ve sergilenen bazı özel eserleri daha yakından görmek isterseniz bu videoya göz atabilirsiniz:
https://www.instagram.com/reel/DYpTeeEsGD0/
Önemli Detaylar
• Ana Mekânlar: Etkinlikler, Yukarı Mardin’in tarihi atmosferinde, antik Dara kalıntılarında ve Kızıltepe’de yer alan kentsel ve tarihi alanlarda düzenlendi.
• Çocuk Atölyeleri: Bienal kapsamında miniklerin ürettiği eserlerden oluşan çocuk sergisi, 20 Temmuz 2026 tarihine kadar Mardin Uluslararası Tasarım Vakfı Çocuk Kütüphanesi’nde ziyaret edilebildi.
• Katılım: Bienal sergileri sanatseverler için tamamen ücretsiz olarak gezildi.
Bienal hakkındaki sanatçı listeleri, projeler ve basın duyuruları için resmi https://www.mardinbienali.org/ adresini ziyaret edebilirsiniz. Güncel duyurular ise https://www.instagram.com/mardinbiennial/ hesabı üzerinden takip edilebiliyordu.
Mardin’de kaldığımız tek akşamda yemek için Cerçis Murat’ı tercih ettik. Mardin’de bana göre yeme içme alanında ilk gidilmesi gereken restoran olan bu mekânı da bu vesileyle size biraz tanıtayım. Öncelikle Cercis Murat Konağı’nın tarihçesi ve sahiplerine bakalım:
1888: Ünlü mimar Lole tarafından sivil mimari örneği olarak inşa edildi.
1947: Tüfekçioğlu ailesinin ayrılmasıyla farklı ailelerin eline geçti.
1956: Konak, sonradan alanında ünlenecek olan Prof. Dr. Murat Dilmener’in ailesi tarafından satın alındı, çocukluğunu ve gençliğini burada geçiren akademisyenin ismi ile anılarak Cercis Murat Konağı adını aldı.
2001: Ebru Baybara Demir öncülüğünde restore edilip yöresel bir restoran ve turizm merkezine dönüştürüldü. Ebru Hanım’la birlikte eşi Fatih Demir de işletmenin patronu olarak işin bilfiil içinde.
Mimari ve Kültürel Özellikleri
• 19. yüzyıl Mardin taş işçiliğinin en güzel örneklerinden biridir.
• Geleneksel Mardin mutfağının yaşatıldığı ve dünyaya tanıtıldığı önemli bir kültür noktasıdır.
O akşam restoranın sahibi Fatih Bey sağ olsun, bizi harika ağırladı. Hem yemekler hem de sohbetten hepimiz çok keyif aldık. O akşam Almanya’da olduğu için eşi Ebru Hanım bize katılamadı ama bir dahaki sefere görüşmek üzere sözleştik. Tabii bölgeden olduğu için Fatih Bey, eşim Rengin’in ailesini hemen tanıyıverdi ve bana “Bizim bölgeden böyle bir hanımefendiyi eşin olarak aldığına çok memnun oldum, sana da bu yakışırdı” diyerek beni yüreklendirdi.
Eşiğin Muhafızı ve Ses Duvarı
Ertesi gün otelimizde yaptığımız muhteşem kahvaltının ardından hızlıca hazırlanıp bienal kapsamında hazırlanan diğer destinasyonları da gezmeye başladık. Otelimizi başlangıç noktası olarak değerlendirdiğimiz bir harita planladık. İlk olarak, Luna Merdin tasarımcısı Buket Dizer’in yeni bienal sponsoru PEUGEOT 408 ve Mezopotamya’nın güçlü aslan figüründen ilham alarak tasarladığı “Eşiğin Muhafızı” koleksiyonunu inceleme fırsatı bulduk. Geleneksel sembollerin çağdaş tasarım diliyle yeniden yorumlanması, Mardin’in tarihi dokusuyla oldukça uyumlu bir bütünlük oluşturuyordu.
Aynı alanda yer alan ve bienalde de en çok vakit geçirdiğimiz yerlerden biri hiç şüphesiz “Ses Duvarı” oldu. Yeni PEUGEOT 408’in aydınlatmalı ön yüzünden ilham alınarak tasarlanan bu interaktif enstalasyonda ışık ve sesin bir araya gelişini deneyimlemek oldukça keyifliydi. Hazırladığımız seslerle sistemi yönlendirdik, müziğin ritmine kendimizi kaptırdık. Rengin ise her zamanki gibi bulunduğu her ortamı eğlenceye çevirmeyi başardı; kısa sürede dans etmeye başladı ve etrafımızdakilere de enerjisini bulaştırdı. Sanatla etkileşime geçebildiğiniz, sadece izleyici değil deneyimin bir parçası olduğunuz bu alan, bienal boyunca en çok gülümsediğimiz ve en eğlendiğimiz duraklardan biri olarak aklımızda kaldı.
Yüzyıllardır ziyaret edilen durak: Kervansaray
Bienalin bizi en çok etkileyen duraklarından biri de tarihi Kervansaray oldu. Yüzyıllar boyunca İpek Yolu üzerinde farklı kültürlerden insanları ağırlayan bu yapı, bugün aynı buluşmayı çağdaş sanat aracılığıyla sürdürüyor. Taş kemerlerin altından ilerlerken her odada bizi farklı bir hikâye karşıladı ve mekânın tarihî atmosferi, eserlerle birlikte bambaşka bir anlam kazandı.
İçeride en çok vakit geçirdiğimiz işlerden biri, Esmeralda Kosmatopoulos büyük ölçekli yerleştirmesiydi. Tavandan süzülen yarı saydam mavi kumaşlar, üzerlerine işlenmiş cümleler ve gökyüzünü çağrıştıran rengârenk kuş kanatları, sanki bizi eserin içine davet ediyordu. Eserin arasında dolaşırken her açıdan farklı bir görüntüyle karşılaşıyor, kumaşların arasından süzülen ışık ve tarihi taş duvarlar sayesinde kendimizi adeta başka bir dünyanın içinde hissediyorduk.

En çok hoşumuza giden şey ise bu yerleştirmenin tek bir noktadan izlenmek yerine yürüyerek keşfedilmesiydi. Bir kumaşın arkasına geçtiğinizde başka bir cümle beliriyor, birkaç adım attığınızda kanatlar farklı bir perspektifle karşınıza çıkıyordu. Sanatçı, göç, umut ve özgürlük gibi evrensel kavramları oldukça şiirsel bir dille anlatırken, Kervansaray’ın yüzyıllardır yolculuklara tanıklık eden ruhuyla da güçlü bir bağ kuruyordu.
İlk adımda etkileyen bir karşılama
Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi’ne adım attığımız anda bizi tavandan sarkan devasa sarı bir yerleştirme karşıladı. Sanatçı Zahit Mungan’ın bu etkileyici eseri, tarihi taş kemerlerin altında adeta mekânın tamamını ele geçiriyor ve daha ilk saniyede bienalin dünyasına giriş yaptığınızı hissettiriyor.

Mungan’ın Mezopotamya’nın akrebi ve bölgenin güçlü sembollerinden ilham alarak tasarladığı bu dev yerleştirme, ilk bakışta biraz şaşırtıyor; ardından ise sizi durup etrafınıza farklı bir gözle bakmaya davet ediyor. Tarihi yapının yüzyıllardır ayakta duran taş dokusu ile çağdaş sanatın cesur dili bir araya gelince ortaya oldukça etkileyici bir atmosfer çıkıyor.
Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi’nde dikkatimizi çeken işlerden biri de Maro Michalakakos’un Future Proof (2016) adlı eseriydi. Yoğun kırmızı yüzeyin ortasında beliren, yüzünü eliyle örten figür ilk bakışta oldukça sade görünmesine rağmen güçlü ve biraz da tekinsiz bir his yaratıyordu.

Bienalin en uzun vakit geçirdiğimiz duraklarından biri Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi oldu. Tarihi taş yapının içine adım attığımız anda çağdaş sanatın bu mimariyle kurduğu ilişki bizi oldukça etkiledi. Her oda farklı bir hikâye anlatıyor, her eser ise bulunduğu mekânla birlikte yeni bir anlam kazanıyordu.
“We We We We”
Müzede bizi en çok etkileyen çalışmalardan biri Kosovalı sanatçı Jakup Ferri’nin “We We We We” adlı tekstil yerleştirmesiydi. İlk bakışta rengârenk, eğlenceli ve neredeyse çocuk çizimlerini andıran figürler görüyorduk. Ancak esere biraz daha yaklaştığımızda insanların, hayvanların ve hayali karakterlerin aynı dünyanın parçası olduğu bambaşka bir evrenin içine girdiğimizi fark ettik.

En sevdiğimiz tarafı ise bu eserlerin yalnızca izlenmek için yapılmamış olmasıydı. Tarihi taş duvarların arasında dolaşırken renkli dokumalar mekâna adeta yeni bir yaşam katıyordu. Her biri farklı ayrıntılar barındırdığı için aynı esere birkaç kez dönüp yeniden bakma ihtiyacı hissettik. Her seferinde daha önce fark etmediğimiz yeni bir karakter ya da küçük bir detayla karşılaştık.

Kültürler, diller ve hikâyeler arası yolculuk
Müzenin içerisinde bizi durduran işlerden biri de uluslararası sanat kolektifi Slavs and Tatars’ın kapı formundaki tekstil yerleştirmesiydi. İlk bakışta tarihi taş mimarinin doğal bir parçası gibi görünen eser, yaklaştıkça bambaşka bir anlam kazanmaya başladı. Kapının içinden geçerken yalnızca bir odadan diğerine değil, sanki farklı kültürler, diller ve hikâyeler arasında da yolculuk ediyormuş hissine kapıldık.
Slavs and Tatars’ın eserlerinde sıkça işlediği Doğu ile Batı arasında kurulan kültürel bağlar, Mardin gibi yüzyıllardır farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmış bir şehirde çok daha güçlü bir anlam kazanıyor. Tarihi taş duvarların arasında yer alan bu tekstil yerleştirmesi, geçmiş ile bugünü birbirine bağlayan sembolik bir eşik gibiydi.
En sevdiğimiz detaylardan biri ise eserin yalnızca uzaktan bakılan bir obje olmamasıydı. İçinden geçerek deneyimlediğiniz bu çalışma, bienalin “izleyici de eserin bir parçasıdır” anlayışını çok güzel yansıtıyordu. Biz de bu eşikten geçerken kendimizi eserin bir parçası gibi hissettik.
Salı günü bütün gün bienali büyük bir keyifle gezdikten sonra akşam uçağımıza yetişme vakti gelmişti. Otele dönerken ana caddede Cercis Murat’ın sahibi Fatih Bey’le karşılaşınca onların diğer restoranında bir şeyler atıştırıp Mardin’in yerel ürünlerini satan dükkanlarından alışverişimizi tamamlayarak otelimize dönüş yaptık. Özellikle gıda üzerine satın aldığımız ürünlerin hâlâ keyfini çıkarıyoruz. Rengin Diyarbakırlı, ben de yarı Antepli olunca Mardin’in ürünleri bizim damak tadımıza bire bir uyuyor.
Birkaç eleştiri
Hızlıca valizlerimizi alıp otelimizden çıkış yaptık. Bu kadar güzel bir deneyimde eleştirebileceğim iki unsuru da burada kaleme almak isterim. Belki ilgili yetkililere bu yazı ulaşır ve gerekenleri yaparlar. Birincisi bienali bir kenara koyarsak benim 15 sene önce geldiğim Mardin’le şimdiki arasında pek bir ilerleme görmedim. Hatta tam tersine ortaya çıkan keşmekeşlikten dolayı bence Mardin bırakın kendi potansiyelini yansıtmayı, geriye gitmiş göründü gözüme. Konsepti olmayan sokaklar, çoğunluğu görmek istemediğimiz kalitesiz ürünler satan dükkanlar, geri kalmışlığı yansıtan hijyen eksikliği ve insanların durumu. Bunu görmek bana acı verdi. Mardin benim gözümde çok daha farklı bir yerde olması gereken gerçek bir turizm destinasyonu. Mardin’in mistik havası, mimarisi ve mutfağını başka bir yerde bulamazsınız. Bu sözüm herkes için değil ama büyük çoğunluğun şehirlerinin kıymetini bilmesi ve eğitime ağırlık verilmesi gerekiyor. Bu anlamda yine Cercis Murat’ın sahibi Fatih Bey’in eşi Ebru Hanım’ın önemli çalışmaları var. Ancak bu işler 1-2 kişinin çalışmasıyla olmuyor. Mardin’de ortak bilinci yükseltmek gerekiyor.
İkinci eleştireceğim nokta da havalimanı. Bana göre oldukça kompakt ve kolay işletilebilir bir havalimanı, ama gelin görün ki klima sistemi çalışmıyor. Yaz ayları 40-50 derece sıcaklığa ulaşılan bir yerde de havalimanında klimanın çalışmaması (veya belki de tasarruf için bilinçli olarak kapatıyorlar, bilemiyoruz) bana göre tam bir fiyasko. Havalimanında mıyız, saunada mı anlayamadım. Uçağa herkes ciddi terleyerek girdi. Tabii İstanbul’a gidene kadar çektiğimiz ter kokusunun bizde ne kadar kötü hisler uyandırdığı ve tiksindirdiğini söylememe gerek yok. Bu halk bunu hak etmiyor. Bu kadar imkâna rağmen liyakatsizlikten oluşan kötü yönetimi hayatımızın her alanında hissediyoruz. Artık her yerde işinin ehli, çalışkan ve iyi niyetli insanlar görmek istiyoruz. Hele ki bu liyakatsizliği Nobel Kimya Ödülü kazanmış Türkiye Cumhuriyeti topraklarından çıkmış en önemli bilim insanlarından biri olan Aziz Sancar’ın ismini koyduğunuz havalimanında göstermeyin bari.

Destinasyon yönetimi çok önemli
Her neyse, bunları yazmasaydım içimde kalırdı. Umarım bu söylediklerim ilgili yetkililere ulaşır ve statükoyu düzeltmek için gerekli adımları atarlar. Türkiye Cumhuriyeti hem bölgede hem de dünyada parmakla gösterilecek kadar iyi bir ülke haline gelebilir. Yeter ki imkânların hakkını verin.
Mardin’den İstanbul’a dönerken ter kokuları arasında geçirdiğimiz 2 saatte bunları düşünüyordum. Allah’tan bienalden büyük keyif aldık da Mardin’i düşünürken halen içime hep pozitif duygular yayılıyor.
Turizmde destinasyon yönetimi çok önemli. Türkiye’de her bir destinasyonun kendi özerk alanında yaptırım gücünü de alarak hareket etmesi ve turizmin gelişmesi için gerekli tüm adımları atması gerekiyor. Bienal gibi harika sanat etkinlikleri bir süre için idare eder ama Türkiye gibi cennet bir ülkenin hakkını vermek için her bir destinasyon ve çekim merkezinin turizm nosyonunu anlayan, yüksek kültürlü yetişmiş insanlar tarafından aktif olarak yönetilmesi gerekiyor.
Not: Bu yazıda bana yardımcı olduğu için sevgili eşim Rengin Süzer’e can-ı gönülden teşekkür ederim.




