ABD’de okul katliamları ilk başladığında çok şaşırmıştım. Bunun üzerine bütün derin analizleri okuyup yorumları dinliyordum. Bir anlam verememiştim. ABD gibi en gelişmiş ülke olarak algıladığımız bir yerde küçücük çocukların silah edinip en vahşi duygularla kendi okullarını basıp onlarca çocuğu, öğretmenleri ve okul çalışanlarını öldürmeleri çok garip ve saçma geliyordu. Aklım almıyordu.
Sonra bu olaylar ardı arkası kesilmez bir hale gelince, bunların artık tek tek “trajedi” diye anlatılabilecek olaylar olmaktan çıkıp sistemik bir toplumsal başarısızlık haline geldiğini hepimiz anladık. Orada meselenin yalnızca birkaç “hasta birey” değil; silaha çok yüksek erişim, zayıf güvenlik kültürü, tehdit işaretlerinin zamanında yönetilememesi ve siyasi tıkanmanın birleşkesi olduğunu anladık. Bu uğurda binlerce çocuğun hayatını kaybetmesi ve kaybetmeye devam etmesi sebebiyle CDC*, ateşli silah yaralanmalarının ABD’de 1–19 yaş grubu için önde gelen ölüm nedenlerinden biri değil, doğrudan başlıca ölüm nedeni haline geldiğini söylüyor. Education Week de 2026’da bile K-12 okul alanlarında yaralanma ya da ölümle sonuçlanan silahlı saldırıları ayrı bir yıllık izleme dosyası olarak takip ediyor; bu bile olayın ne kadar “rutinleştiğini” gösteriyor.
İçten çürümenin göstergesi
ABD açısından en sarsıcı taraf şu: bu, öngörülemez bir doğa olayı değil. CDC’nin okul bağlantılı şiddet çalışmasına göre okul bağlantılı cinayet ve intiharlarda kullanılan silahlar çoğunlukla failin evi, arkadaşları ya da akrabalarından geliyor; ayrıca saldırganların yaklaşık yarısı önceden bir tür uyarı sinyali veriyor. Yani sorun çoğu zaman “aniden hiçbir işaret yokken patlayan” bir durum değil; erişilebilir silah ve görülüp yönetilemeyen risk işaretleri.
ABD’nin içinde bulunduğu bu durum dünyanın en gelişmiş ülkesi olarak algılanan bir yerde kendi çocuklarını dahi koruyamadıklarını ve daha da önemlisi toplumun nasıl içten içe çürüdüğünü bize net bir şekilde gösteriyor. Bu çürüme beraberinde Trump gibilerinin iktidar olmasını ve ülkenin hızla yok olma eşiğine sürüklenmesini getiriyor.
Şimdi gelelim Türkiye’ye ve yeni baş gösteren okul katliamlarına. ABD’de yaşanan bu olayların benzeri önce 14 Nisan’da Şanlıurfa’da, 1 gün sonra da Kahramanmaraş’ta yaşandı.
Geçen hafta Türkiye’de yaşanan okul katliamları
• Kahramanmaraş’ta okula silahlı saldırı: Kahramanmaraş’ta 14 yaşındaki bir 8. sınıf öğrencisi tarafından Ayser Çalık Ortaokulu’nda düzenlenen silahlı saldırıda 10 kişi hayatını kaybetti; saldırganın bir veli tarafından bacağından bıçaklanmasına bağlı gelişen büyük damar yaralanması sebebiyle hayatını kaybettiği açıklandı.
• Siverek’te lisede silahlı saldırı: Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’ne silahla giren kişinin açtığı ateş sonucu 10’u öğrenci, dördü öğretmen, biri polis, biri de kantin işletmecisi olmak üzere 16 kişi yaralandı.
Türkiye’de eğitim sisteminde kuruluşundan beri yapılmış hatalar
Son 24 senenin eğitim politikası, bir ülkenin çocukları üzerinde yapılan ve bitmek bilmeyen bir deneme-yanılma zinciri gibi görünüyor. Sorun sadece sistemin sık değiştirilmesi değil; her değişikliğin “büyük reform” diye sunulup, birkaç yıl sonra sessizce yamalanması ya da fiilen terk edilmesi. 4+4+4’ten sınav sistemlerine, müfredat revizyonlarından okul türleri ve geçiş modellerine kadar tablo şu: İstikrar yok, kurumsal ciddiyet yok, uzun vadeli akıl yok. Eğitim, günlük siyasi müdahalenin konusu haline gelmiş durumda. Zorunlu eğitimin 12 yıla çıkarılması gibi büyük adımlar atıldı, ama bunun ardından gelen uygulama çizgisi tutarlı değil.
Eğitimde bina yapıldı, tabela değiştirildi, isim değiştirildi, sınav değiştirildi; ama kaliteyi önceleyen kalıcı bir sistem oluşturulamadı. Çünkü eğitim politikası, pedagojik ihtiyaçlara göre değil, merkezden verilen ani siyasi ve idari kararlarla yürütüldü. TEOG’un kaldırılış süreci bunun en çarpıcı örneklerinden biri. 2017’de sistem bir anda kaldırıldı; yerine gelen model yine “çözüldü” diye anlatıldı. Bir ülkede milyonlarca öğrencinin kaderini belirleyen geçiş sistemi bu kadar kolay kaldırılıp yeniden tasarlanıyorsa, orada mesele reform değil, kurumsal savrulmadır.
Nitelik niceliğe eşlik edemiyor
Savunucuların sık kullandığı argüman şu: “Ama okul, öğretmen, derslik sayısı arttı.” Evet, erişim tarafında genişleme olduğu doğru. Fakat bu, başarının tamamı değil; hatta yalnızca başlangıç şartı. Asıl soru şu: Bu devasa genişleme, çocukların daha iyi öğrenmesine ne kadar olanak verdi? OECD’nin Türkiye değerlendirmeleri, son yirmi yılda erişim ve kalite için çok sayıda reform yapıldığını kabul ediyor; ama aynı zamanda sistemin sonuç, eşitlik ve uygulama açısından dikkatle izlenmesi gerektiğini gösteriyor. Yani ortada “istikrarlı bir başarı hikâyesi” değil, çok müdahaleli ama sınırlı sonuç üreten bir tablo var.
Bunca yapısal oynama, bunca siyasi gürültü, bunca “yeni model” söylemi sonunda ortaya çıkan şey bir sıçrama değil; dalgalı, sınırlı ve kırılgan bir performans. İşin daha rahatsız edici kısmı ise şu: Eğitimde başarısızlığın bedelini kararı verenler değil, öğrenciler ödüyor. Bakan değişiyor, model değişiyor, müfredat değişiyor, sınav değişiyor; ama sınava giren çocuk değişmiyor. Her kuşak, bir önceki kuşağın çözülememiş sorunlarının üstüne yeni bir “reform” yükünün ağırlığıyla mücadele ediyor. Bu yüzden son 24 senenin eğitim karnesine bakınca benim vardığım sonuç şu:
Eğitim ciddiyetle yönetilen bir kamu politikası olarak değil, sürekli müdahale edilen bir siyasi vitrin alanı olarak kullanıldı. Nicelik büyütüldü, ama nitelik kurulamadı. Sistem genişletildi, ama güven verilemedi. En önemlisi de çocuklara öngörülebilir, adil ve yüksek kaliteli bir eğitim düzeni sağlanamadı.
Yakın geçmişteki örnekler
Okul katliamları da bu sistemsizliğin ve eğitimde çöküşün aynası esasında. Türkiye’de okullarda yaşanan katliamların tarihçesine baktığımızda, büyük çoğunluğunun son 24 senede yaşandığını gözlemleyebiliriz (bkz: https://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkiye%27deki_okul_sald%C4%B1r%C4%B1lar%C4%B1_listesi).
Bu linkte okuyacağınız listede Türkiye’de K-12 (ilk, orta ve lise) seviyesindeki devlet ve özel okulların yanı sıra yükseköğretim kurumlarında ve okul servislerinde meydana gelen saldırıları kronolojik olarak sıralamaktadır. Bu durumlar listenin dışındadır (1980 darbesi öncesi yaşanan olaylar çoğunlukla liste dışı): Polis müdahalesi sonucu meydana gelen olaylar ve sadece bir kişinin dahil olduğu intiharlar veya intihar girişimleri.
Gelelim günümüze. Türkiye’de geçen hafta Şanlıurfa Siverek ve Kahramanmaraş’ta okullarda yaşanan ve ölümle sonuçlanan öğrenci saldırılarıyla ilgili en iyi analizlerden birini https://bianet.org/yazi/okul-baskinlari-ne-anlatiyor-ne-anlatmiyor-318761 linkinden ulaşabileceğiniz Bianet’te okudum. Bu yazıdan alıntı yaparak paylaşıyorum:
Türkiye’de Siverek ve Maraş’ta okullarda yaşanan ve ölümle sonuçlanan öğrenci saldırıları, toplumda haklı bir infiale ve endişeye yol açtı. Bu yeni ve sarsıcı durumu anlamlandırmak için, dünyada bu fenomenin en yoğun yaşandığı ve en çok araştırıldığı ülke olan ABD’nin on yıllara yayılan deneyimlerine ve onların bu yaşananlardan ne dersler çıkardığına bakmak bir anlama yöntemi olabilir; çünkü yapılan binlerce akademik çalışma ve çok disiplinli çalışmalar, bu eylemlerin aniden ortaya çıkan “rastgele bir cinnet” vakası olduğu yönündeki genel kanıyı çürütüyor; aksine olayın sosyolojik, psikolojik, ekonomik ve günümüzde giderek artan şekilde dijital boyutları olan yapısal bir kriz olduğunu gösteriyor (Peter Langman’ın “Why Kids Kill: Inside the Minds of School Shooters” ve Peter Langman’ın “School Shooters: Understanding High School, College, and Adult Perpetrators” kitapları bağlamında.). Meselenin birkaç katmanı var.
Bireysel ve psikolojik nedenlere bakıldığında, saldırganların genellikle derin bir sosyal izolasyon ve aile içi şiddet veya ihmal gibi olumsuz çocukluk travmalar yaşadıkları görülüyor. Metin analizleri ve psikolojik profillemeler, bu bireylerin iç dünyalarında sıradan insanlara kıyasla çok daha yüksek seviyede “aşağılanma”, “intikam alma arzusu” ve “narsisistik kırılganlık” taşıdıklarını ortaya koyuyor ABD’deki araştırmalar. Karşı tezler bu tür saldırıları yalnızca ağır şizofreni gibi klinik psikiyatrik hastalıklara bağlama eğiliminde olsa da araştırmalar faillerin ancak küçük bir kısmının ağır ruhsal hastalıklardan mustarip olduğunu, çoğunun ise anksiyete, depresyon ve dışlanmışlık hissiyle hareket ettiğini gösteriyor. Bu bağlamda, birçok okul saldırısı aslında failin yaşamına son vermeden önce kendisini dışlayan sisteme bedel ödetmek istediği “kamuoyuna açık bir intihar” ritüeli olarak görülüyor.
Saldırganlar çok büyük oranda erkek
Sosyolojik açıdan konunun en çarpıcı yanı, eylemcilerin neredeyse tamamının erkek olmasıdır. Bu durum, şiddetin sıklıkla “zedelenmiş maskülinite” ile ilişkili olduğu üzerinden değerlendiriliyor. Okul ortamı; fiziksel güç, popülarite ve sosyal başarı gibi belirli erkeklik standartlarını dikte eden acımasız bir hiyerarşiye sahip. Günümüzde ise bu çok daha fazla üretilen bir durum. Akran zorbalığına uğrayan, dışlanan veya reddedilen gençler, bunu doğrudan erkekliklerine ve kimliklerine yapılmış bir saldırı olarak algılarlar. Silaha sarılmak ve okulu dize getirmek, bu gençlerin gözünde kaybettikleri gücü ve itibarı tehlikeli bir figür olarak yeniden inşa etme yoludur diyor yapılan araştırmalar. Öğrenciler üzerinde yapılan anketler de saldırıların temelinde “kendilerini incitenlerden intikam alma” ve “zorbalığa uğrama” hissinin yattığını belirtiyor. “Kriminolojideki Genel Gerginlik Teorisi” de tam olarak bunu söyler: “Beklentilerine ulaşamayan ve okulda adaletsizliğe, aşağılanmaya maruz kalan gençler, hissettikleri öfkeyi kontrol edemeyerek şiddeti rasyonel bir çözüm olarak benimserler.”
Ekonomik ve siyasal düzlemde ise bu tür şiddet olaylarının sadece yoksullukla değil, aynı zamanda gelir eşitsizliği ve “göreli yoksunluk” ile yakından bağlantılı olduğu saptanmış. Yüksek gelirli ve rekabetçi ortamların içinde bulunup bu refahtan veya statüden pay alamamak, gençlerde derin bir anomi yaratıyor. Bu yadsınamaz bir gerçek. Kurumsal güvenin zayıf olduğu, adaletin sağlanamadığına inanılan ortamlarda gençler sorunlarını kendi başlarına, şiddet yoluyla çözmeye eğilimli hale geliyor. Burada bir parantez açarak belirtmek isterim ki, dijitalleşen ve iyice özelleşen eğitim ile birlikte öğretmenlerin sorun çözmeden çok sorunlardan uzaklaşma yolu ile hal etme eğilimlerinin arttığını gözlemliyorum. Kimse uğraşmak istemiyor pek. Ayrıca okullardaki “sessizlik yasası”, yani öğrencilerin sorunlu davranışları ispiyoncu durumuna düşmemek veya idareye güvenmemek gibi nedenlerle yetişkinlere bildirmemesi, yaklaşan felaketlerin önlenmesini engelliyor.
Saldırganları “aziz” gibi gösteren dijital platformlar
Türkiye’deki durumu yorumlarken dikkate alınması gereken belki de en hayati yeni parametre, dijital dünyanın acımasız gerçekleridir. Artık gençler sadece fiziki çevrelerinden değil, sınır tanımayan küresel dijital alt kültürlerden de etkileniyor. İnternetin karanlık köşelerinde, şiddeti ve kitlesel katliamları yücelten, eski saldırganları birer kahraman veya “aziz” gibi gösteren insan düşmanı ve nihilist yankı odaları çokça var. Algoritmalar, okulda dışlanmış ve öfkeli bir genci çok kısa sürede radikalleştirerek şiddeti estetize eden bu toplulukların içine çekebiliyor. Dahası, medyanın olayları dramatize ederek ve saldırgana şöhret kazandırarak sunması, “medya bulaşması” adı verilen bir tetikleyici etki yarattığı kabul edilen bir durumdur. Bir olayın haberi, risk altındaki diğer gençleri takip eden haftalarda benzer eylemlere kopyacı olarak sürükleyebilmektedir.
Bir şey daha, insanlar doğal olarak Türkiye’deki medya kültürüne, erkeklik üretimine, mafya-şiddet tekellerine, çetelerine bakıp sonuçların başka ne olacağını soruyor? Gerçekten de toplumun geldiği yer öyle fecaat ki tarifini yapmak imkânsız. Haliyle buradan sağlıklı nesiller tartışması yapamıyoruz.
Pozitif bir okul iklimi zorunluluktur
Sonuç olarak; Siverek ve Maraş’ta tecrübe edilen bu acı olayları, salt yerel disiplinsizlik vakaları olarak okumak büyük bir hata olacaktır. Amerikan deneyimi bize gösteriyor ki; gençlerin maruz kaldığı yoğun baskılar, akran zorbalığının yıkıcı psikolojik etkileri, parçalanmış sosyal bağlar ve dijital radikalleşme mekanizmaları bir araya geldiğinde okul şiddeti kaçınılmaz hale geliyor. Buna bir de aile faktörü ekleniyor. Nasıl bir ailede, neyi özendirdiniz çok önemli oluyor. Türkiye’de bu tehlikeli gidişatı durdurmak için yalnızca güvenlik görevlilerini artırmak veya kapılara dedektör koymak yetersiz, bir etkisi de yok. Eğitimin odağına; öğrencilerin kendilerini değerli ve adil bir ortamda hissedecekleri pozitif bir okul iklimi inşa etmeyi koymak zorunludur. Kısaca gerçek ve insan odaklı bir eğitim zorunludur. İdeolojik alana verilen değeri, eğitimin gerçek etkisine vermek daha doğru olacaktır. Aksi takdirde, kaybedecek hiçbir şeyi olmadığını hisseden ve şiddeti bir güç gösterisi olarak gören bir gençlik profilinin yaygınlaşması kaçınılmazdır. Ki böyle bir profil de her yerde açık seçik “ben buradayım ve geliyorum” diyor.
Siverek ve Maraş’ta yaşananlara dair elbette başka başka detaylar öğreneceğiz. Bu durum, esas nedenleri ortadan kaldırmıyor gibi. Çünkü bu tarz olayların kültürel farkları da derindir fakat “mekân” açısından düşünüldüğünde ABD’de yaşanan hikayeler buraya uzak düşmez.
Türkiye ile ABD’nin kıyaslaması
Türkiye ile kıyaslayınca önce çok net bir ayrım yapmak gerekir: Aynı türden iki ülke vakasını karşılaştırmıyoruz. Türkiye’de okul içinde şiddet, öğretmene saldırı, öğrenci şiddeti, hatta tekil ateşli silah vakaları var; ama ABD’deki gibi düzenli tekrar eden, yüksek görünürlükte, kitlesel okul katliamları örüntüsü yok. Son dönemde Türkiye’de öğretmen öldürülmesi ya da okul yöneticisine silahlı saldırı gibi çok sarsıcı olaylar yaşandı; ayrıca öğretmen sendikalarının okul içi şiddete karşı protestoları da oldu. Fakat bunlar, ABD’deki gibi sürekli tekrarlanan bir “okul katliamı ekosistemi”ne dönüşmüş değil.
Bunun en önemli nedenlerinden biri silaha erişim farkı. Small Arms Survey’nin 2017 tahminine göre ABD’de sivillerin elindeki ateşli silah sayısı 100 kişi başına 120,5, Türkiye’de ise 16,5. Türkiye’de bu sayı azımsanacak kadar düşük değil; ama ABD ile kıyaslandığında uçurum var. Üstelik emniyetin ruhsat rejimi, Türkiye’de taşıma ve bulundurma için idari izin yapısının var olduğunu gösteriyor; yani Türkiye’de sorunlar olsa da günlük sivil silah erişimi ve silahın kültürel meşruiyeti ABD düzeyinde değil.
“Bizde olmaz” rehavetine hiç girilmemeli
ABD’de okul katliamları, büyük ölçüde silah rejiminin ve siyasi felcin sonucu olan yapısal bir halk güvenliği krizi. Türkiye’de ise okul şiddeti daha çok otorite erozyonu, disiplin sorunları, toplumsal kutuplaşma, gençlik şiddeti ve kurumların zayıf önleyiciliği ekseninde görünüyor. Türkiye’deki risk küçümsenmemeli; ama bugünkü haliyle ABD’deki sorunla aynı ölçekte değil.
ABD, okul katliamlarını önleyemeyen bir silah toplumuna dönüşmüş durumda. Türkiye ise henüz o noktada değil; ama okul içi şiddeti küçümserse daha kötü bir eşiğe sürüklenebilir.
Yani Türkiye, ABD kadar kötü değil; fakat “bizde olmaz” rehavetine de hiç girmemeli. Çünkü okul güvenliği bir gecede çökmez; önce küçük şiddetler normalleşir, sonra büyük felaketler mümkün hale gelir.
Nasıl önlem alırız?
Türkiye’deki eğitim ve öğretim sistemini nasıl düzeltiriz konusunu bu yazıda ele almayacağım. Bu başlı başına bir başka blog yazısı konusu. Zaten oldukça uzun bir yazı haline dönüşen bu okullarda katliam konusunu daha fazla uzatmamak adına ABD gibi bir yapısal halk güvenliği krizine dönüşmemesi için nasıl önlem alınabileceğini kısaca burada aktaracağım:
1) Toplumda şiddeti körükleyen her şey gençleri kötü etkiliyor. Şiddet içerikli dizilerin ve filmlerin yasaklanması, toplum barışını teşvik eden ve eğiten yayınların süreklilik kazanması gerekiyor. Bu yasakların sadece Türkiye’deki televizyon kanallarını değil, dijital platformlar gibi tüm kanalları içermesi gerekiyor.
2) Yurtdışındaki hastalıklı ve toksik kişilerin bilgilendirmeleri ve manifesto tarzı yönlendirmelerine erişimi yasaklamak ve toplumda özellikle hassas durumda olan çocukların ve gençlerin etkilenmelerinin önüne geçmek gerekiyor. Buna en iyi örnek Elliot Rodger. Mayıs 2014’te Kaliforniya’nın Isla Vista kentinde bıçaklama ve silahlı saldırı düzenleyerek altı kişiyi öldürdü. 22 yaşındaki genç, intihar etmeden önce YouTube’a bir “intikam” videosu yükledi ve tanıdığı yaklaşık iki düzine kişiye uzun bir otobiyografik belge gönderdi. Cinsel başarısızlıklarından kadınları sorumlu tutan ve “istem dışı bekârlar” veya inceller olarak bilinen çevrimiçi bir topluluğun Elliot Rodger’ı kahraman ilan edip onun izinde olduklarını beyan etmesi, tüm dünyada benzer psikolojik sorunlar yaşayan tüm ergenleri tetiklemiştir. Kahramanmaraş katliamına imza atan İsa Aras Mersinli’nin whatsapp profilinde Elliot Rodger’ın resmini buldular.
3) Silahlara erişimi kısıtlamak burada elzem. Polis de olsa evde bu şekilde adeta mini cephanelik oluşturulmasının önüne geçmek gerekiyor. Silah taşıma veya evde bulundurma ruhsatları olanların tek silahla sınırlandırılması, bu silahların da evde kimsenin ulaşamayacağı kapalı bir kasada tutulması kuralının getirilmesi gerekiyor. Aksi takdirde ebeveynlerin yaşam tarzlarını bilen çocukların büyüklerinin en ufak dikkatsizliğinden faydalanarak bu silahları alıp katliam yapmalarının önüne geçilemez. Bu şifreli kasa kuralına uymayanların da silahlarına el koymak ve silah edinimlerini yasaklamak gerekiyor.
4) Okulların çocukların eğitim görmekten keyif alacak şekilde yeniden tasarlanması gerekiyor. Ayrıca çocukların birbirlerine zorbalık yapmalarının ve şiddeti körükleyecek herhangi bir davranışın mutlaka önüne geçmek gerekiyor.
5) Fazla enerjisi olan çocukların ve gençlerin bu enerjilerini en iyi şekilde harcamalarını sağlayacak, sağlıklarına ve kişisel gelişimlerine katkıda bulunacak şekilde spora yönlendirilmeleri gerekiyor. Spor yaparken de keyif almalarının sağlanması gerekiyor. Profesyonel düzeyde spor yapmaları şart değil, en az bir spor dalını iyi düzeyde yapabilmeleri yeterli olur. Ayrıca çok küçük yaştan itibaren jimnastik ve yüzme gibi sporun temeli sayılabilecek branşların da tüm çocuklara benimsetilmesi sağlanmalıdır. Rutin şekilde yapılan spor çocukların ve gençlerin üzerlerindeki kötü enerjinin atılmasını da sağlar.
Sistemin bütünüyle elden geçirilmesi gerekiyor
Sonuç olarak ABD gibi baş aşağıya giden bir ülkenin sıkıntı yaşadığının ilk sinyalleri eğitim sisteminde yaşanan sorunlar ve okul katliamlarıydı. Aynı olaylar Türkiye’de de yaşanmaya başladığında hepimiz endişelendik.
Son 24 senedir yap-boz tahtasına dönen ve nicelik anlamında ciddi gerileyen eğitim sistemimizin bir an önce toparlanması gerekiyor. Aksi takdirde, ülke geri dönülemez şekilde bir çöküşe sürüklenir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin devamlılığı ve ülkede sürdürülebilir gelişim ve kalkınmanın sağlanması için eğitim ve öğretim sistemimizin liyakati yüksek insanlarımız tarafından baştan aşağıya elden geçirilmesi gerekiyor. Bunu yaparken de Köy Enstitüleri gibi geçmişimizdeki iyi örnekleri referans alabiliriz.
Eğitim sistemindeki dönüşüm ülkemizin makus talihini değiştirmedeki en önemli etkendir. Bunu yapabilecek her türlü vizyona, finansal, teknik ve insan kaynağı donanımına sahibiz. Yeter ki liyakatli vatanseverlerin önü açılsın.
Not: Bu yazıyı hazırlarken ChatGPT ve Bianet İletişim Ağı’ndan faydalandım.
* CDC, Centers for Disease Control and Prevention’ın kısaltmasıdır.
Türkçesi kabaca: ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri.
ABD federal hükümetine bağlı bir halk sağlığı kurumudur.
Başlıca işleri:
• Salgın ve bulaşıcı hastalıkları izlemek
• Ölüm ve yaralanma verilerini toplamak
• Aşı, güvenlik ve sağlık konusunda rehberlik yayımlamak
• Halk sağlığı araştırmaları yapmak




