İstanbul’daki sel felaketinden çıkarılacak dersler

18/10/2026

Yorum Yok

12 Görüntülenme

12 dakika

İklim değişikliğinden dolayı tüm dünyada ya kuraklıklara ya da sel felaketlerine tanık oluyoruz. Bu sefer yaşadığım şehir İstanbul’da geçen hafta bir yağdı pir yağdı. Hiç durmaksızın yağan yağmurdan kaynaklanan sel felaketi dört can aldı ve almaya devam ediyor. Bu yazımda sel felaketlerinin yaşanmaması için yapılması gerekenleri aktaracağım.

14 Ekim’de başlayan şiddetli yağışlar, İstanbul’un birçok ilçesinde su baskınlarına neden oldu. Basına yansıyan can kaybı dörde yükselirken beş kişi için arama çalışmaları sürüyor. İstanbul Valiliği 3.050 kişinin kurtarıldığını açıkladı; kentte eğitime iki gün ara verildi.

Geçen hafta perşembe günü İstanbul Valiliği’nin paylaştığı bilançoya göre, sabah 06.00’dan itibaren Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’na (AFAD) ve 112 Acil Çağrı Merkezi’ne 2.518 ihbar ulaştı. Kayıtlarda 1.277 su baskını ve 47 mahsur kalma olayı bulunuyordu. Aynı açıklamada Beykoz-Ömerli’de metrekareye 193,84 kilogram yağış ölçüldüğü, Bakırköy’de ise bu miktarın 6,8 kilogramda kaldığı belirtildi.

Yağışların tarihsel ölçekte bir rekora ulaştığını da söylememiz mümkün. İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), 14 Ekim’de 1985 yılından bu yana kaydedilen en yüksek değerlerden birine ulaşıldığını açıkladı. İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi ise kentin bazı noktalarında metrekareye 272 kilogram yağış düştüğünü bildirdi.

Bir türlü ders almıyoruz

Sel olaylarından kaynaklanan can ve mal kayıpları yağmur yağdığı süre boyunca bütün hafta devam etti.

İstanbul Valisi Davut Gül, İstanbul’da sel felaketinden en çok etkilenen bölge olan Ayazma’da 19 dükkan, 2 konut ve stadyumun yıkılacağını duyurdu. Arama kurtarma çalışmaları devam ederken, valilik dere ıslahı ve kentsel dönüşüm projelerini deklare etti (Bkz: https://www.sozcu.com.tr/istanbul-valisi-duyurdu-19-dukkan-2-konut-ve-stadyum-yikilacak-p370302).

Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca belki de binlerce kez sel felaketi yaşamış bir ülke olarak bir türlü ders alamıyoruz. İklim krizinin iyice tetiklediği bir dönemde hem sel felaketi sayısı artarak devam ediyor hem de sellerin felaket boyutu, yani can ve mal kayıpları artıyor.

Daha önce sel felaketlerine ilk kez 2020 senesinde kaleme aldığım “Kastamonulu gençlerin iklim değişikliği konusunda bilinçlenmesi” başlıklı blog yazımda değinmiştim (Bkz: https://serhansuzer.com/tr/kastamonulu-genclerin-iklim-degisikligi-konusunda-bilinclenmesi/). Bu yazımda Genç Başarı Derneği vasıtasıyla Kastamonulu ortaokul ve lise talebelerine yaptığım sunum sırasında şu uyarıda bulunmuştum: İklim değişikliğinden dolayı Karadeniz ve özellikle Kastamonu’yu etkileyecek en büyük afet türü seldir. Sel afetini ciddiye alın çocuklar ve bu felaketi önleyecek proaktif çözümlere ve sonrasına odaklanın.

8 ay sonra gelen sel

30 Kasım 2020 tarihinde yaptığım bu sunumdan ve sunum sırasındaki uyarımlarımdan yaklaşık 8 ay sonra 11 Ağustos 2021 tarihinde Kastamonu’da çok büyük bir sel felaketi oldu. Bu felaketten Kastamonu (özellikle Bozkurt ilçesi), Sinop ve Bartın illeri etkilendi. Felakete sebebi de şiddetli ve aşırı yağışlar sonucunda Ezine Çayı’nın taşması oldu. Bunun sonucunda Kastamonu, Sinop ve Bartın illerini etkileyen sel felaketinde toplam 97 kişi hayatını kaybetti, 228 kişi yaralandı (Bkz: https://tr.wikipedia.org/wiki/2021_Bat%C4%B1_Karadeniz_sel_felaketi).

Özellikle arayıp sordum, sunumumu dinleyen çocuklar arasında selden etkilenen olmamış. Bir anlamda rahatladım ancak o dönemde isyan ettiğim hatalar geçen hafta İstanbul’un göbeğinde devam etti ve yine can ve mal kaybı oluştu.

Esasında İstanbul’da yaşanan bu sel felaketi daha önce de yaşanmıştı. 2009’da Ayamama Deresi’nin taşmasıyla yaşanan ve İstanbul genelinde 31 kişinin ölümüne yol açan sel, kentin dere yataklarıyla ilişkisinin en ağır örneklerinden biriydi. Geçen yıllarda altyapı yatırımları yapılmasına rağmen dere havzalarındaki yapılaşma devam ediyor.

Şimdi bu hataları net bir şekilde tespit edip çözüm yollarını konuşalım.

Sel felaketleri şehirlerimizde neden kaynaklanıyor ve bu sorunu nasıl çözeriz?

1) Şehir planlaması: Ortaya çıkan tablonun açıklaması yalnızca düşen yağmur miktarında değil. Yağmurun nereye düştüğü kadar, düştüğü yerde nasıl bir kentle karşılaştığı da belirleyici. İstanbul’un dere yataklarından ulaşım altyapısına, imar kararlarından yağmur suyu yönetimine uzanan bir sürü hatalar yapılıyor.

Çarpık şehir planlaması yüzünden aşırı yağışların sele dönüşmesine çanak tutuluyor. Halbuki gelecekteki aşırı hava olaylarına da uyum sağlayacak biçimde yeniden düşünülmesi gerekiyor. Afetlere dirençli kent yaklaşımı yerine dere kenarlarına yapılaşma izni vererek tam tersine sel felaketlerine aşırı kırılgan şehirler inşa ediyoruz. Halbuki şehir planlaması anlamında yapılması gerekenler son derece basit: Dere kenarlarında ve suyun birikebileceği alanlarda yapılaşmayı yasakla. Sel felaketinin yaşanmayacağı, suyun akıp gidebileceği tepe yamaçları gibi lokasyonlarda yapılaşma izni ver. Eskiler bilinçli olarak bu yüzden evlerini tepe yamaçlarına inşa etmişler ve yüzyıllar boyunca suyun aşağıya akıp birikmesinden zarar görmemişler. Ayrıca şehrin, akan suyu yönlendirecek şekilde planlanması gerekir. Akan seli önleyemeyiz, önüne geleni alıp götürür. Ancak suyu yönlendirebiliriz.

Bir sağanağın sele dönüşmesinde yağışın miktarı ve şiddeti kadar, toprağın suyu emme kapasitesi ve suyun hangi güzergahlardan aktığı da etkili. Doğal alanlarda yağmur suyunun bir bölümü toprağa sızıyor, bir bölümü bitkiler tarafından tutuluyor, kalanı ise yüzeyden akarak derelere ulaşıyor. Kentlerde bu denge büyük ölçüde değişiyor.

Az önce söylediğim gibi suyun nereye aktığı da önemli. Eğimli arazilerde hızlanan yağmur suyu, vadilerde ve alçak noktalarda birikiyor. Dere yatağı boyunca ilerleyen suyun önüne binalar, yollar veya yetersiz kesitli geçişler çıktığında taşkın tehlikesi büyüyor.

Son olarak, derelerin şiddetli yağışlarda taşarak çevrelerindeki düzlüklere yayılabildiğini biliyoruz. Bu alanların yapılaşmaya açılması da doğal olarak su altında kalabilecek bölgelerde yaşayan ve çalışan insanların sayısını artırıyor.

2) Altyapının sel felaketine göre yapılması: Toprağın emme gücüne ek olarak bizler de şehrimizi yağan yağmuru bir yerde toplayacak ve depolayacak şekilde organize etmemiz gerekiyor. Örneğin geçirgen sünger asfalt ile yağan yağmurlar yolların altında depolanabilir. Bunun için teknoloji var. Bu teknolojilerden faydalanmak gerekiyor.

Asfalt, beton, çatılar ve otoparklar toprağın suyla temasını kesiyor. Yağmurun önemli bir bölümü emilemeden yüzey akışına dönüşerek kısa sürede altyapıya ve derelere ulaşıyor. Su, drenaj sisteminin taşıyabileceğinden daha hızlı biriktiğinde yolları ve binaların alt katlarını basıyor.

Ayrıca parklar, yeşil çatılar, yağmur bahçeleri, geçirgen kaldırımlar ve geçici su depolama alanları kullanılıyor. Yağmur bahçeleri, çevresindeki sert yüzeylerden akan suyu toplayan ve özel toprak yapısı sayesinde suyun yavaşça süzülmesini sağlayan bitkilendirilmiş çukur alanlardan oluşuyor.

Geçirgen yüzeyler suyun zemine ulaşmasına yardımcı olurken yeşil çatılar ve depolama sistemleri yağmur suyunun bir bölümünü geçici olarak tutabiliyor. Parkların bazı bölümleri de şiddetli yağışlarda kontrollü biçimde su altında kalacak şekilde tasarlanabiliyor. EPA, bu tür yeşil altyapı uygulamalarını mevcut drenaj sistemlerinin tamamlayıcısı olarak tanımlıyor (Bkz: https://www.epa.gov/green-infrastructure/about-green-infrastructure).

Nature Reviews Earth & Environment dergisinde yayımlanan 2024 tarihli bir derleme, geçirimsiz yüzeyler ve drenaj altyapısıyla ilişkili yağışın yaklaşık %90’ının yüzey akışına dönüştüğünü ortaya koyuyor. Bu oran İstanbul’a özgü bir ölçüm değil, kentleşmenin doğal su döngüsünü nasıl değiştirdiğini gösteren genel bir bulgu.

Yağış, drenaj sisteminin kapasitesini aştığında dere bulunmayan bir sokakta da su birikebiliyor; akarsuyun taşıdığı su, yatağına sığmadığında ise çevresindeki alanları basıyor. Bu ayrım, aynı kentteki iki su baskınının neden farklı müdahaleler gerektirebildiğini açıklıyor.

3) Binaların sel felaketine göre yapılması: Sel felaketi riskinin yüksek olduğu yerlerde evler bir platform üzerine inşa edilebilir. Böylelikle aşırı yağmurlarda dahi sular evin altından akıp gider. Aynı zamanda her binada bana göre yağmur suyu toplama sistemi yapılması gerekir.

4) Risk haritası ve erken uyarı sistemlerinin hazırlanması: Şehir planlamasını doğru düzgün yapmak ve binaları aşırı yağışlara göre hazırlamak uzun vadede sel felaketinden kaynaklanan riskleri asgariye indirebilir. Kısa vadede ise erken uyarı ve tehlikeli alanlara erişimin önlenmesi gibi önlemler de can kaybını azaltabilir.

Risk haritalarıyla meteorolojik tahminlerin birlikte kullanılması, kuvvetli yağış beklenen mahallelerde daha erken ve hedefli uyarılar yapılmasını sağlayabilir. Su basma riski yüksek alt geçitlerin önceden kapatılması, bodrum katlarda yaşayanların güvenli yerlere yönlendirilmesi ve tehlikeli güzergahlarda ulaşımın durdurulması da bu önlemler arasında.

Kısa vadeli önlemlerin bir diğer boyutu da kırılgan grupların korunması. Bodrum katlarda yaşayanlar, hareket kabiliyeti kısıtlı kişiler ve güvenli bir yere kendi imkanlarıyla ulaşamayacak yurttaşlar için önceden hazırlanmış tahliye ve geçici barınma planları gerekiyor.

Sorunları ve çözüm yollarını dile getirmişken şimdi de İstanbul ve dünyadaki diğer şehirleri ele alalım. Geçmişten ders çıkaralım:

Resim:
Nigussie ve Altunkaynak’ın araştırmasından.

İstanbul’un en riskli bölgeleri nereler?

İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) ile İBB Afet Koordinasyon Merkezi’nin (AKOM) ortak çalışması, bu unsurları birlikte değerlendirdi. Projeyi yürüten İTÜ Afet Yönetimi Enstitüsü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ömer Ekmekcioğlu’nun 24 Mart 2026’da Anadolu Ajansı’na aktardığı sonuçlara göre (Bkz: https://www.aa.com.tr/tr/yesilhat/bilim/istanbulda-ilcelere-gore-sel-riski-haritasi-hazirlandi/1829587), İstanbul yüzölçümünün yaklaşık %10’u yüksek, %10’u orta, %80’i ise düşük veya çok düşük sel tehlikesi kategorisinde. İlçe düzeyindeki risk sıralamasında Fatih, Gaziosmanpaşa, Bağcılar, Güngören ve Beyoğlu öne çıkıyor.

Öte yandan, çalışmada görece düşük risk grubunda yer alan Sarıyer’de 14 Ekim’de ciddi su baskınlarının yaşanması, ilçe ortalamalarına bağlı kalmanın sınırlarını gösterdi. Bir ilçenin genel risk düzeyinin düşük olması, içindeki her mahallenin ve dere vadisinin güvenli olduğu anlamına gelmiyor.

İklim değişikliği İstanbul’daki sel riskini nasıl etkiliyor?

İklim değişikliği, birçok bölgede şiddetli yağışların yoğunluğunu artırıyor. Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) aşırı hava olaylarına ilişkin değerlendirmesine göre, atmosferin su buharı taşıma kapasitesi her bir santigrat derecelik ısınmada yaklaşık %7 artıyor. Bu fiziksel ilişki, şiddetli yağışların birçok bölgede daha yoğun hâle gelmesinin nedenlerinden biri.

İstanbul için geliştirilen modeller de kısa süreli yoğun yağışlara dikkat çekiyor. AKOM’un Ağustos 2025’te yayımladığı proje açıklamasına göre, İBB ve İTÜ iş birliğinde 2005-2070 dönemini kapsayan iklim senaryoları, bir kilometre çözünürlüklü yerel simülasyonlarla incelendi. Sonuçlar, özellikle kentin kuzeyinde kısa süreli fakat yoğun yağışların artabileceğine işaret etti.

Kötü deneyimlerden öğrenebilmek

Rotterdam, Kopenhag, Singapur, Tokyo metropol bölgesi, Londra, Hamburg ve Nijmegen, sel riskini azaltmada örnek alınabilecek şehirler arasında. Evet, bu şehirlerin hemen hepsi geçmişte ciddi seller yaşamış; bazıları da büyük tahliyelere yol açan taşkın tehlikeleriyle karşılaşmış. Bugünkü önlemlerinin önemli bölümü bu deneyimlerden doğmuş.

Bunları kesin bir “dünyanın en iyileri” sıralaması olarak sunmak doğru olmaz: Deniz kabarmasını durdurmak, nehir taşkınını yönetmek ve kısa sürede yağan aşırı yağışı tahliye etmek farklı çözümler gerektiriyor. Aşağıdaki örnekleri, uygulanmış projeleri, bütünleşik planlamaları ve belgelenmiş sonuçları nedeniyle seçtim.

Şehir Aldığı başlıca önlemler Tarihinde sel yaşandı mı?
Rotterdam, Hollanda Denizden gelen fırtına kabarmalarına karşı Maeslantkering gibi hareketli bariyerler, nehir setleri, pompalar ve kanallar. Şehir içinde yağmuru geçici olarak tutan su meydanları ve yeraltı depoları. Evet. 1953 Kuzey Denizi taşkınında Rotterdam’da sokak ve parklar su altında kaldı. Felaket, Hollanda’nın Delta Works koruma sisteminin geliştirilmesinde belirleyici oldu.
Kopenhag, Danimarka Cloudburst Management Plan: Aşırı yağışta suyu güvenli güzergâhlardan yönlendiren sokaklar, su tutan parklar, havuzlar ve yeraltı tahliye altyapısı. Evet. 2011’deki büyük yağış ve su baskını, 6 milyar Danimarka kronunu aşan zarara yol açtı. 2012 planı bu deneyimin ardından geliştirildi.
Singapur Kanalların iyileştirilmesi, Stamford gibi yeraltı yağmur suyu depoları, yapı parsellerinde su tutma uygulamaları, su seviyesi sensörleri, erken uyarı ve hızlı müdahale ekipleri. Evet. Özellikle 1950–1980 arasında yaygın muson selleri yaşandı. Günümüzde de aşırı yağışlarda yerel ve kısa süreli su baskınları oluşabiliyor.
Tokyo metropol bölgesi, Japonya Nehir düzenlemeleri ve büyük yeraltı su depolama/tahliye sistemleri. Kasukabe’deki G-Cans, küçük nehirlerden taşan suyu toplayıp Edogawa Nehri’ne aktarıyor. Evet. 1947 Kathleen Tayfunu Tokyo’yu da kapsayan bölgede büyük taşkınlara yol açtı. Nakagawa–Ayase havzası da tarih boyunca tekrar tekrar su baskını yaşadı.
Londra, Birleşik Krallık Thames Barrier, kıyı ve nehir savunmaları, deniz ve nehir seviyelerinin sürekli izlenmesi, düzenli testler ve uzun vadeli Thames Estuary 2100 planı. Evet. 1928 Thames taşkınında 14 kişi öldü. 1953 Kuzey Denizi felaketi ve Thames haliç bölgesindeki baskınlar, bariyer fikrinin geliştirilmesini hızlandırdı.
Hamburg, Almanya Güçlendirilmiş setler ve taşkın koruması. HafenCity’de yükseltilmiş yollar ve yaşam alanları, su geçirmez alt katlar, taşkın kapıları ve su baskınında da kullanılabilen acil erişim güzergâhları. Evet. 16–17 Şubat 1962’deki fırtına taşkınında Hamburg’da 315 kişi öldü. Felaket, kentin taşkın güvenliği yaklaşımını kökten değiştirdi.
Nijmegen, Hollanda “Nehre yer açma” yaklaşımı: Setin geriye taşınması, Waal Nehri’ne paralel yan kanal açılması ve taşkın alanlarının parklarla birlikte düzenlenmesi. Taşkın geçmişi ve ciddi taşkın tehdidi var. Özellikle 1993 ve 1995 yüksek su olayları belirleyiciydi. 1995’i, kentin bütünüyle sular altında kaldığı bir olaydan ziyade büyük tahliye ve setlerin yıkılma tehlikesi bağlamında okumak gerekir.

Tablodaki bilgiler belediyeler, ulusal su yönetimi kurumları, Avrupa Çevre Ajansı’nın Climate-ADAPT platformu ve tarihî kayıtlarla destekleniyor. (http://www.rotterdam.nl)

Bu örneklerde özellikle dört yaklaşımı değerli buluyorum.

1) Kopenhag ve Rotterdam: Park ve meydanları su yönetiminin parçası yapmak

Günlük yaşamda kullanılan kamusal alanlar, yoğun yağışta geçici su depolama alanına dönüşebiliyor. Böylece suyun aynı anda kanalizasyona verdiği yük azaltılıyor.

Kopenhag’daki Enghaveparken yaklaşık 22.600 m³ su depolayabilecek biçimde düzenlendi. Depolama, yeraltı haznesi ve parkın alçaltılmış bölümleriyle sağlanıyor. Şehrin daha geniş planında yaklaşık 300 yüzey projesi öngörülmüş olsa da bunların tamamını bitmiş yatırımlar gibi değerlendirmemek gerekiyor; program aşamalı uygulanıyor. (EGHN)

Buradaki ders: Park bütçesi ile taşkın koruma bütçesi aynı projede birbirini destekleyebilir. Ancak su tutacak alanların güvenli biçimde kapatılması, boşaltılması ve temizlenmesi de tasarımın parçası olmalı.

2) Nijmegen: Nehri sıkıştırmak yerine taşkın için alan bırakmak

Nijmegen’de set yaklaşık 350 metre geriye taşındı ve yaklaşık 3 kilometrelik yan kanal oluşturuldu. Avrupa Çevre Ajansının vaka incelemesi, projenin yüksek debi koşullarında su seviyesini yaklaşık 35 cm azaltma sonucunu aktarıyor. Nehir kıyısı aynı zamanda rekreasyon alanına dönüştürüldü. (climate-adapt.eea.europa.eu)

Bu yaklaşımın zor yanı, arazi gerektirmesi: Kamulaştırma, tazminat ve halkla uzlaşma süreçleri gerekiyor. Buna karşılık taşkın sorununu yalnızca daha yüksek duvarlarla çözmeye çalışmanın ötesine geçiyor.

3) Singapur: Büyük altyapıyla günlük işletmeyi birlikte yürütmek

Singapur’un güçlü tarafı, yatırımın yanında bakım, izleme ve müdahaleyi sürekli işletmesi. PUB’a göre resmî olarak belirlenen sele yatkın alanlar 1970’lerde yaklaşık 3.200 hektarken bugün 25 hektarın altına düşmüş durumda. Bu, bütün sel riskinin yüzde 99 ortadan kalktığı anlamına gelmiyor; ölçülen, bu alan kategorisinin küçülmesi. Kurum, aşırı yağışların drenaj kapasitesini aşabildiğini de açıkça belirtiyor. (PUB, Singapore’s National Water Agency)

Benim için buradaki temel ders: Sensör kadar tıkanıklığı giderecek ekip ve kanal kadar bakım bütçesi de önemli.

4) Hamburg ve Londra: Kritik işlevleri korumak ve sistemi sürekli hazır tutmak

Hamburg HafenCity’de bazı alçak kıyı yürüyüş yollarının dönemsel olarak su altında kalması kabul edilirken, yaşam alanları ve acil erişim bağlantıları daha yüksek seviyelerde korunuyor. Bu, suyun nereye girebileceğinin önceden tasarlanması anlamına geliyor. (Hafencity)

Londra’da ise Thames Barrier yalnızca büyük bir mühendislik yapısı değil; tahmin modelleri, sürekli veri akışı, görevli operasyon ekibi ve aylık bakım/test uygulamalarıyla çalışan bir sistem. Bununla birlikte bariyerin ana görevi Thames üzerinden gelen taşkın riskini azaltmak; şehrin her mahallesindeki aşırı yağış kaynaklı su baskınını tek başına çözemez. (GOV.UK)

Tokyo örneğinde de benzer bir sınır var: Fotoğrafları sıkça paylaşılan dev yeraltı tesisi Tokyo merkezinde değil, Saitama’daki Kasukabe’de bulunuyor ve belirli havzalara hizmet ediyor. Başarısını bütün metropolün her türlü sele karşı korunduğu şeklinde yorumlamamak gerekir. (tokyoupdates.metro.tokyo.lg.jp)

Ülkemiz açısından çıkarımlarım

Türkiye açısından benim çıkarımım, tek bir şehri kopyalamak yerine bu yaklaşımları yerel havza ve yerleşim koşullarına göre birleştirmek:

• Dere ve nehir koridorlarında: Taşkın alanlarını yapılaşmadan korumak, uygun yerlerde suya daha fazla alan bırakmak.

• Yoğun yapılaşmış mahallelerde: Park, meydan ve büyük parsellerde geçici yağmur suyu depolamak; güvenli yüzey akış güzergâhları oluşturmak.

• Kritik yapılarda: Hastane, metro, elektrik tesisi ve bodrum girişlerini taşkın seviyelerine göre korumak.

• İşletmede: Düzenli bakım, erken uyarı, yol kapatma ve tahliyeyi aynı plan içinde yürütmek.

Bu şehirlerin ortak başarısı, seli yalnızca yağış başladığında müdahale edilecek bir acil durum olarak görmemeleri. Arazi kullanımından bina tasarımına, park yapımından altyapı bakımına kadar günlük şehir yönetiminin içine yerleştiriyorlar.

Gerek Türkiye’de başta Karadeniz bölgesi olmak üzere, gerekse tüm dünyada iklim kriziyle hızlanan ve büyüyen sel felaketlerinin zararlarını asgariye indirmenin yolları var.

Tabii ki, bu akılcı çözümleri proaktif bir şekilde planlamak ve uygulamak için de liyakati ve icra kabiliyeti en üst düzeyde devlet aklına, sistemine ve düzenine ihtiyaç var.

Not: Bu yazıyı kaleme alırken Aposto’nun 15 Ekim 2026 tarihli “İstanbul’da yağmur sele dönüştü: İklime dirençli kentler nasıl oluşturulur?” başlıklı yazısından (Bkz: https://aposto.com/s/istanbulda-yagmur-sele-donustu-iklime-direncli-kentler-nasil) ve ChatGPT’den faydalandım.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir