Yemeksepeti’nin kurucusu Nevzat Aydın’ı şahsen tanırım. Çok yakın olmasam da 2011 senesinde Hırvatistan’ın Dubrovnik kentinde organize ettiği düğününe katılmıştım. Bugünlerde Dubrovnik’te ilk evliliğini yaptığı Melis Pekand’dan olan oğlu Kuzey’le ilgili yaşananları medyadan takip ediyorum. Empati kurup kendimi Nevzat’ın yerine koyuyorum ve ben de dehşete kapılıyorum. Belki de hayatta en çok önem verdiği oğlunu hedef alan katillerle dolu bir çete tarafından tehdit edilmesinin hissiyatı berbat ve maalesef bu olayları körükleyen başlıca sebepler arasında medya var. Şimdi olayları bir hatırlayalım:
Yemeksepeti kurucusu ve iş insanı Nevzat Aydın, oğlunun Trabzonspor-Beşiktaş maçındaki seremonisiyle ilgili asılsız bir iddia sonrası “Çirkinler” adlı suç örgütü tarafından 1 milyon euro haraç ve ölüm tehdidine maruz kaldı.
Olayın detayları şu şekildedir:
• Tehdidin Başlangıcı: 22 Ekim 2026 tarihinde oynanan Trabzonspor-Beşiktaş maçında Nevzat Aydın’ın oğlunun takımla birlikte seremoniye çıkmasının ardından, çocuğun sahaya çıkması için kulübe 100 milyon lira ödeme yapıldığına dair sosyal medyada ve haber sitelerinde asılsız iddialar yayımlandı.
• Ölüm ve Haraç Tehdidi: Bu haberlerin ardından 28 Ekim 2026 günü yurt dışı (Yunanistan / +30) kaynaklı bir numaradan aranan Nevzat Aydın, kendisini “Çirkinler” suç örgütü üyesi olarak tanıtan kişilerce 1 milyon euro ödemeye zorlandı; ödememesi halinde oğlunun öldürüleceği tehdidini aldı.
• Polis Operasyonu: Aydın’ın Beykoz Asayiş Büro Amirliği’ne giderek şikayetçi olması üzerine Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlattı. İstanbul Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerinin düzenlediği operasyonda, çeteyle bağlantılı 4 şüpheli gözaltına alındı.
• Ele Geçirilenler: Şüphelilerin evlerinde ve araçlarında yapılan aramalarda otomatik tabancalar, kısa namlulu otomatik tabancalar ve çok sayıda mühimmat ele geçirildi.
• Aydın’ın Tepkisi: Nevzat Aydın 100 milyon lira ödediği yönündeki iddiaları yalanlayarak hem kendisini tehdit edenlerden hem de asılsız haberleri yayımlayanlardan şikayetçi oldu.

Şüphelilerin emniyetteki ifade işlemlerinin sürdüğü öğrenildi. Umarım Türk Emniyeti bu olayın üzerine sonuna kadar gider ve bu işe karışan herkes gereken cezayı alır. Bu kişilerin sorgulanıp tekrar serbest bırakıldığı bir senaryoyu ise düşünmek dahi istemiyorum. Türkiye’de gerçekten suça karışan veya karışma şüphesi veya ihtimali yüksek olan kişilerin mahkeme tarafından cezalarını alana kadar gözetim altında tutulmaları gerekir. Maalesef yakalanan suçlular hemen akabinde serbest kalınca daha da hırslanıp, önlenmesi gereken suça daha hızlı karışabiliyorlar. Bu kanunsuzluğa ve hukuksuzluğa bir son vermek gerekiyor.
Gelelim medyaya. Tabii tüm suçu medyaya atamayız. Burada sosyal medyanın da yalan haberleri köpürtmesi var. Ancak işin başlangıcı yine Türk medyası kaynaklı. Yani Nevzat Aydın’ın 100 Milyon TL’ye oğlunu Trabzonsporlu futbolcu Salah’la birlikte Beşiktaş maçı öncesindeki seremoniye çıkarttığı yalanını ilk kim uydurduysa onu Allah bildiği gibi yapsın. Bu vesileyle de Nevzat’a da geçmiş olsun dileklerimi iletmek isterim.
Şunu unutmayalım. Geleneksel ve sosyal medya, suç ve şiddet içeriklerini sürekli veya sansasyonel biçimde sunarak duyarsızlaşma, suçu normalleştirme ve suça yönelme eğilimlerini artırmaktadır.
Medyanın suçu körükleyen mekanizmaları
• Şiddetin normalleşmesi: Televizyon dizileri, filmler, haberler ve dijital platformlardaki aşırı şiddet sahneleri, bireylerin şiddet olaylarına zamanla alışmasına ve tepkisizleşmesine neden olur.
• Suç korkusu ve öfke: Kriminolojik araştırmalara göre, basında ve sosyal medyada sürekli yer alan suç haberleri toplumda derin bir suç korkusu, kaygı ve saldırganlık hissi yaratabilir.
• Çocuklar ve gençler üzerindeki etkiler: Çocuk ve ergenlerde empati duygusunun zayıflamasına, dikkat eksikliğine ve siber zorbalık ile saldırgan davranışların artmasına yol açar.
• Canlı yayın ve ifşa kültürü: Sosyal medyada şiddet olaylarının canlı yayınlanması, suçun özendirilmesine ve “suçlu/suç” kavramının popülerleştirilerek cazip hale getirilmesine zemin hazırlar.
• Hukuki ve sosyal ihlaller: Sosyal medya üzerinden işlenen hakaret (TCK m.125), özel hayatın gizliliğini ihlal (TCK m.134) ve halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma gibi fiiller suçun dijital boyutta büyümesine yol açar. Tabii sosyal medyada köpürtülen haberler genelde ilk Türk medyası kökenli oluyor.

Medyada şiddet haberlerinin sunuluş biçimine dair temel etik ilkeler, suçun sıradanlaşmasını önlemek, kamu düzenini korumak ve mağdurların ikincil travma yaşamasını engellemek amacıyla belirlenmiştir. Uluslararası gazetecilik kodları ve Türkiye Gazetecilik Hak ve Sorumluluk Bildirgesi’ne göre bu ilkeler şunlardır:
1) Haber Dilinde Sansasyondan Kaçınma
• Yalın Anlatım: Haberler dramatize edilmeden, kışkırtıcı sıfatlar (örneğin; “vahşet”, “kan donduran”, “korkunç infaz”) kullanılmadan, nesnel bir dille aktarılmalıdır.
• Görsel Seçimi: Kanlı sahneler, ceset görüntüleri, cinayet aletleri ve şiddet anına ait video kayıtları sansürsüz bir şekilde kesinlikle yayınlanmamalıdır.
• Merak Uyandırmama: Detaylar, okuyucunun ya da izleyicinin merak duygusunu sömürecek bir kurgu ile sunulmamalıdır.
2) Mağdur Haklarının Korunması
• Kimlik İfşası Yasağı: Cinsel saldırı, aile içi şiddet veya cinayet mağdurlarının (özellikle çocukların) isimleri, fotoğrafları ve adresleri gibi kimliklerini açık edecek bilgiler gizli tutulmalıdır.
• Mağdur Yakınlarına Saygı: Kederli aile bireylerinin acıları reyting malzemesi yapılmamalı, rızaları dışındaki duygu sömürüsü içeren röportaj ve görüntülerden kaçınılmalıdır.
3) Suçun Kanıksanmasını ve Taklit Edilmesini Önleme
• Yöntem Detayı Vermeme: İntihar veya cinayet olaylarında, eylemin hangi araçla ve nasıl gerçekleştirildiğine dair teknik ayrıntı ve yöntem bilgisi verilmemelidir. Bu durum, suça eğilimli kişiler için yol gösterici (“taklit suç”) olabilir. Nitekim bugünlerde sayıları artan okullardaki şiddet olayları maalesef bu olayların medyada köpürtülmesinden ve tüm detaylarıyla aktarılmasından dolayı tüm suça meyilli çocukların örnek alması ve “ben de bunu yapabilirim” içgüdüsüyle hareket etmelerinden kaynaklanıyor.
• Suçluyu Kahramanlaştırmama: Suç işleyen kişilerin hayat hikayeleri, lüks yaşamları veya “haklı gerekçeleri” varmış gibi gösterilerek fail sempatikleştirilmemeli veya kahramanlaştırılmamalıdır.
• Özendirmeme: Suç aletleri veya yasa dışı yaşam tarzları havalı ya da özendirici bir arka planla sunulmamalıdır.
4) Toplumsal Hassasiyet ve Koruyucu Önlemler
• Çocukların Korunması: Şiddet içeren haber ve programların yayın saatleri çocukların ekran başında olmadığı zaman dilimlerine göre ayarlanmalı veya dijital mecralarda net uyarı logoları kullanılmalıdır. İçinde bulunduğumuz günlerde 18 yaşından küçük suça karışan çocukların sayısı artan oranda sürekli artıyor. Burada bu çocukların “yaşları küçük olmasından dolayı ortaya çıkan hafifletici sebeplerden” faydalanma fırsatçılığıyla daha fazla çocuk suç örgütleri tarafından suça teşvik ediliyor.
• Önyargılardan Kaçınma: Suç haberlerinde failin veya mağdurun ırkı, milliyeti, dini veya cinsiyeti üzerinden toplumu kutuplaştıracak, nefret söylemi yaratacak ifadelere yer verilmemelidir.

Son yıllardaki ihlallere örnekler
Basında ve dijital medyada büyük yankı uyandırmış sembol vakalar, teorik etik ilkelerin pratikte ihlal edildiğinde ne tür toplumsal ve hukuki krizlere yol açabileceğini gözler önüne sermektedir. Son yıllarda örnek verebileceğimiz bir sürü vaka oluştu. Bu vakaları, habercilik etiği ihlalleri açısından şu başlıklar altında inceleyebiliriz:
1) Mağdur hakları ve çocuk koruma ihlalleri
• Bursa’daki çöp ev vakası (2022): Teyit.org analizlerine göre, Bursa’da bir apartman dairesinde kilitli ve bakımsız halde bulunan bir çocuğun kurtarılma anı basında geniş yer bulmuştur. Medya organları; çocuğun yüzünü, adını, fotoğraflarını ve kaldığı yeri açıkça paylaşarak gelecekteki yaşamını doğrudan riske atan büyük bir hak ihlaline imza atmıştır. Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi’ne göre 18 yaşından küçük mağdurların kimlik bilgilerinin gizli tutulması kuralı bu olayda tamamen çiğnenmiştir.
• Narin Güran cinayeti (2024): Diyarbakır’da kaybolan ve ardından cansız bedenine ulaşılan 8 yaşındaki Narin’in soruşturma süreci, Türk medyasında adeta bir “gerçek zamanlı polisiye dizi” gibi sunulmuştur. Gizlilik kararı olan bir soruşturmada ifadelerin canlı yayınlanması, aile üyelerinin özel hayatlarının pervasızca ifşa edilmesi ve reyting uğruna küçük bir çocuğun hatırasının dramatize edilmesi, kitle iletişiminde çocuk odaklı etik kuralların tamamen devre dışı kaldığını göstermiştir.
2) Şüpheyi kesinlik gibi sunma ve soruşturmayı çarpıtma
• Şule Çet davası (2018): Ankara’da bir plazanın 20. katından düşerek şüpheli şekilde hayatını kaybeden Şule Çet olayında, ilk dönem haber bültenlerinde ve gazete manşetlerinde olay doğrudan “intihar etti”, “aşağı atladı” gibi kesin yargılarla verilmiştir. Savcılık ve mahkeme aşamaları tamamlanmadan adli olaylara magazinsel ve manipülatif başlıklar atılması, cinayet şüphesi barındıran birçok davanın (Netice Taşdelen ve Aysun Yıldırım vakalarında da benzer şekilde görüldüğü üzere) üzerinin örtülmesine ya da kamuoyunun yanlış yönlendirilmesine neden olmuştur.
3) İntihar haberlerinde yöntem ifşası ve “taklit suç” riski
• Fatih siyanür trajedisi (2019): İstanbul Fatih’te dört kardeşin siyanür içerek hayatına son vermesi, dönemin gazetelerinde (Sabah, Sözcü, Cumhuriyet vb.) ideolojik söylemler ve yöntemin en ince ayrıntılarına kadar aktarılmasıyla haberleştirilmiştir. İntiharın hangi maddeyle, nasıl tedarik edilerek yapıldığının günlerce televizyonlarda anlatılması, kriminolojide Werther Etkisi (taklit intihar) olarak bilinen dalgayı tetiklemiş ve takip eden haftalarda benzer maddelerle kopya intihar vakaları yaşanmıştır.
4) Failin estetize edilmesi ve “kara şöhret” (Hybristophilia)
• Sosyal medya katillerine hayranlık (2026): Son dönem kriminolojik araştırmalar ve uzman görüşleri, dijital medyanın en tehlikeli ihlallerinden birini ortaya koymaktadır. Vahşi cinayetler işleyen genç faillerin sosyal medya hesapları, olay sonrasında yüz binlerce yeni takipçi kazanmakta, profilleri övgü dolu mesajlarla dolmaktadır. Medyanın bu kişilerin estetik fotoğraflarını, “karanlık tarzlarını” veya bilgisayar oyunu bağımlılıklarını sürekli öne çıkararak sunması, suça eğilimli kitlelerde katile yönelik hastalıklı bir hayranlık (hibristofili) ve aidiyet arzusu yaratmaktadır.
Sosyal medyadaki tıklanma ekonomisi (veya dikkat ekonomisi), geleneksel medyanın reyting kaygısını çok daha agresif, anlık ve algoritma odaklı bir boyuta taşımıştır. Bu sistemde kullanıcı dikkati doğrudan bir para birimine dönüştüğü için, platformlar ve içerik üreticileri daha fazla etkileşim almak adına etik ilkeleri tamamen göz ardı edebilmektedir.
Şiddet ve suçu körükleme mekanizmaları
Bu ekonomik modelin şiddet ve suç haberlerini körükleme mekanizmaları şu şekildedir:
1) Algoritmaların “öfke ve korku” önceliği
• Etkileşim sinerjisi: Sosyal medya algoritmaları (X, TikTok, Instagram vb.), kullanıcıyı platformda tutmak için en hızlı reaksiyon alan duyguları öne çıkarır. Psikolojik araştırmalar, insanların öfke, korku ve dehşet uyandıran içeriklere çok daha hızlı yorum yaptığını, paylaştığını veya kaydettiğini göstermektedir.
• Yapay görünürlük: Algoritma, bir suç haberinin altındaki öfkeli tartışmaları “yüksek etkileşim” olarak algılar ve bu haberi hiç ilgisi olmayan binlerce kişinin ana sayfasına (“Sizin İçin” akışlarına) taşır.
2) “Clickbait” (tık tuzağı) ve sansasyonel başlıklar
• Merak sömürüsü: Dijital habercilikte gelirler doğrudan sayfa görüntülenme (pageview) sayısına bağlıdır. Bu yüzden sıradan bir adli olay bile “Öyle bir şey yaptı ki…”, “Kan donduran detaylar ortaya çıktı” gibi sansasyonel ve merak uyandıran başlıklarla sunulur.
• Bilgi kirliliği: Sırf tıklama alabilmek için henüz doğrulanmamış iddialar, eski videolar veya tamamen kurgusal detaylar gerçek birer habermiş gibi servis edilir. Türk medyasının da bana göre dijitalde yaptığı en büyük hatadır bu.
3) Kullanıcı trafiğinin dijital gelire dönüşmesi
• Görüntülenme başına ödeme: Özellikle X (Twitter) gibi platformların içerik üreticilerine “reklam geliri paylaşımı” modeli sunması, suç haberlerini bir kazanç kapısı haline getirmiştir. Bir cinayet veya şiddet videosunun milyonlarca kez izlenmesi, hesabı yöneten kişiye doğrudan maddi getiri sağlar.
• Vahşetin ticarileşmesi: Bu durum, “mavi tikli” anonim hesapların veya haber sayfalarının daha fazla para kazanmak için en vahşi cinayet videolarını sansürsüz ve ısrarla paylaşmasına neden olur.
4) Saniyelerle yarış (hız baskısı)
• Teyit mekanizmasının çöküşü: Dijital dünyada haberi ilk giren mecra, trafiğin (tıklanmanın) aslan payını alır. Bu hız yarışı yüzünden gazeteciler veya sayfa yöneticileri, önlerindeki bilgiyi adli makamlardan teyit etmeden yayınlar.
• Masumiyet karinesinin ihlali: Henüz şüpheli olan kişiler doğrudan “katil” veya “sapık” ilan edilerek hedef gösterilir. Haber yalanlansa bile, düzeltme metni ilk haber kadar tıklanmadığı için dijital ayak izi olarak internette kalır.
5) Canlı yayın ve “user-generated” (kullanıcı yapımı) şiddet
• Popülarite arayışı: Sadece kurumsal medya değil, bireysel kullanıcılar da “beğeni” ve “takipçi” kazanmak için şiddet olaylarını canlı yayınlamakta veya suç anlarını kaydetmektedir. Bu durum, suçu ve şiddeti toplumsal bir gösteriye dönüştürerek sıradanlaştırmaktadır.
Sorulması gereken asıl soru
Topluma ayna tutan Türk medyasının suçu teşvik edici tarzda yaptığı haberleri eleştirdikten sonra sorunun asıl kaynağına gelelim. Evet, basın bu suçları ballandıra ballandıra ve köpürterek kamuoyuna aktarıyor. Medya ve sosyal medyayla ilgili yapılması gereken çok iş var. Ancak asıl soru şu: Memlekette neden bu kadar suç işleniyor? Basın emin olun ki malzeme bulma konusunda hiçbir zorluk çekmiyor.
Ben Kanada’da da yaşadım. Orada ağaca çıkan kediyi kurtaran itfaiye haberleri yapılırken Türkiye’de her gün binlerce şiddet olayı yaşanıyor ve insanlar hayatlarını kaybediyorlar. Hatta bazı vakalardaki vahşetin boyutu çok rahatsız edici.
Uluslararası filmlerde bile İstanbul hep kaçan suçluların sığındığı yer olarak lanse ediyor. Bu filmler maalesef gerçek hayatın da bir yansıması. Küçücük çocuklar suça teşvik ediliyor. Her gün ismini hiç duymadığımız yeni suç örtüleri ortaya çıkıyor. Hapishaneler bu suç örgütlerinin işe alım merkezleri gibi çalışıyor çünkü eninde sonunda hapistekiler cezasını çekmeden salıveriliyor ve çok kısa zaman içinde işlediği suçun çok daha beterini işleyip tekrar hapse dönüyor.
Bu olumsuz döngüden çıkmak için
Bu son derece olumsuz döngüden çıkmanın tek bir yolu var: Aslımıza dönmek.
Atatürk Cumhuriyeti’nin ilk yıllarına dönelim. Ülkenin kalkınma yıllarının en başlangıcına. O yıllarda asayiş nasıl sağlanmışsa bugünler de aynı ortamı yaratmak mümkün.
Yeter ki namuslu, şerefli, dürüst ve vatansever emniyet güçleri, asker, kamu çalışanları ve vatandaşlar gereken tepkiyi gösterip sistematik bir şekilde suçluların ve suç örgütlerinin üzerlerine gitsinler ve bu güzel topraklardan hepsinin kökünü kazımak üzere hareket etsinler.
Atatürk’ün imkanları son derece kısıtlı olan bir ülkede asayişi nasıl sağladığını incelesinler. Medya nasıl hareket ediyordu, nasıl denetleniyordu, asayiş nasıl sağlanıyordu, gerekli reaksiyonlar nasıl gösteriliyordu? Bu reflekslerin ve aksiyonların hepsi incelensin. Sosyal medyayı da işin içine katarak aksiyon planı hazırlansın ve harekete geçilsin.
Zamanında Kurtuluş Savaşı’yla topraklarımızın kurtarılması ve bizlerin özgür yaşaması uğruna canlarını veren atalarımıza ihanet etmeyelim. Artık aklımızı başımıza alma vakti geldi. Gerekenler taviz vermeden yapılsın.





