Türk milli takımları neden şampiyon olamıyor?

19/10/2025

Yorum Yok

396 Görüntülenme

7 dakika

Geçtiğimiz aylarda önce Türk kadın voleybol takımımız finalde İtalya’ya kaybederek dünya ikincisi, ardında da Türk erkek basketbol takımımız finalde kaybederek Avrupa ikincisi oldu. Bu harika başarıları için öncelikle başta sporcular olmak üzere emeği geçmiş herkesi yürekten tebrik ederim. Ancak gelecekte ülkemizi gururlandıracak şampiyonluklara imza atmak istiyorsak, çok küçük nüanslarla kaybedilmiş şampiyonlukları mercek altına almakta fayda var.

En başarılı jenerasyonumuz dediğimiz milli takımlarda bile bir türlü şampiyonluğa ulaşamamamızın bence üç temel sebebi var:

1) Yapılan teknik hatalar
2) Uzun vadeli hedeflere ulaşmak için planlamanın hâlâ doğru düzgün yapılmaması
3) Ülkemize uluslararası arenada sempati duyulmaması

Hemen açalım. Yine Dünya ikincisi olan voleybolcu kadınlarımızdan ve Avrupa ikincisi olan basketbolcu erkeklerimizden örnekler vererek devam edeceğim:

1) Yapılan Teknik Hatalar

Her ne kadar oyuncularımız ve teknik ekibimiz (koç ve ekibi), en üst düzeyde olsalar da onlar da insan ve zaman zaman hatalara imza atabiliyorlar veya o sırada günlerinde olmayabiliyorlar. Bu konuyla ilgili maçın teknik analizini şu linkten dinlemenizi tavsiye ederim:  https://www.youtube.com/watch?v=qjtda0zsPFc

Özetle biz maçı tie-break setinde kaybettik. Bunun da en büyük sebebi maç boyunca 30’un üzerinde sayı üreten Melisa Vargas’ın tie-break setinde 2 sayı üretebilmesiydi. Bunun sebeplerinden biri ise İtalya’nın tie-break setinde savunma odaklı bir stratejiyle neredeyse 3 libero ile oyuna dahil olmasıydı. Ayrıca İtalya’nın en iyi düzeyde iki muhteşem pasör çaprazı var: Egonu ve Antropova. Ancak İtalya’nın en iyi oyuncularının hep iyi bir alternatifi oldu. Bizim ise en büyük dezavantajımız ikili değişiklik yapabileceğimiz oyuncu grubuna sahip olmamız. Vargas, Eda ve Ebrar gibi en iyilerimiz turnuvanın en iyilerinden, ancak geri kalan oyuncu kitlesi en iyi oyuncularımız oyundan çıktıktan sonra o açığı kapatacak potansiyeli taşımıyorlar. Bu sorun özellikle ikili değişiklik yapmamız gereken zamanlarda veya ikili libero oynamamız gereken zamanlarda takıma yansıdı. Bir de hücumda çok fazla Vargas ve Ebrar odaklı gittiğimizde bu oyunculardan birinin kötü oynaması maçı kaybetme ihtimalimizi çok yükseltiyor. Nitekim final maçında da Ebrar kötü oynadı ve tüm yük Vargas’ın üzerine bindi.

İtalya ise bunun tersi komple bir takım. Oyuna giren çıkanı aratmıyor. Takım içerisinde seviyeler birbirine yakın.

Bir başka eksikliğimiz fizikli bir smaçör eksikliğiydi. Boyu 2 metrenin üzerinde olan Antropova blok konusunda özellikle tie-break setinde ağırlığını koydu ve bir türlü onun bloğunu geçemeyerek son seti kaybettik.

Basketbol takımıza gelince de benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz. Takımın koçu genelde hep aynı ilk beşi tuttu ve 2 veya maksimum 3 oyuncu değişikliğinde bulundu. Turnuva boyunca oyunda genelde ağırlığını koyan, takımı sürükleyen ve en fazla süre alan iki oyuncu olduğunu gözlemledik: Alperen Şengün ve Cedi Osman. Aynı voleyboldaki Vargas ve Ebrar gibi bu iki isim takımın temel direği oldu. Gerçi Cedi Osman bir ara sakatlandı ama takıma katkı vermeye devam etti. Bu iki isme, farklı maçlarda zaman zaman ön plana çıkan Ercan Osmani, Furkan Korkman ve Shane Larkin de önemli katkılarda bulundular. Takımın geri kalanı da fena oynamadı ama “12 dev adamın hepsi çok iyi oynadı, giren çıkanı aratmadı” gibi bir durum olmadı. Örneğin cüssesi ve iyi tekniğiyle önemli katkı yapabilecek Ömer Faruk Yurtseven’i sahada neredeyse hiç göremedik.

Son final maçında ise Almanların guard’ı Dennis Schröder’i bir türlü durduramadık. Almanya’da doğup büyümüş siyahi basketbolcu Schröder, turnuva boyunca harika oyununu final maçında taçlandırdı. Onunla başa baş oynayabilecek bizdeki Shane Larkin’in gününde olmaması, diğer guard’larımız Şehmus Hazer ve Onuralp Bitim’in o seviyede oynayamıyor olmaları, iyi bir guard’ın neredeyse tek başına oyunu domine edip maçı kazandırabileceğini bizlere gösterdi. Schröder’i savunmak anlamında da sınıfta kaldık.

2) Uzun vadeli hedeflere ulaşmak için planlamanın hâlâ doğru düzgün yapılmaması

Uzun vadeli planlamayı bir türlü beceremiyoruz. Milli takımlara en üst düzeyde oynayabilecek veya o potansiyele ulaşabilecek oyuncular kazandırmamız gerekiyor. Bunun için de iki yol var:

I) Altyapıdan oyuncu yetiştirme: Voleybolda sadece Vakıfbank, Eczacıbaşı veya Fenerbahçe, basketbolda da sadece Anadolu Efes ve Fenerbahçe’nin altyapılarıyla olacak iş değil bu. 1. Ligde oynayan tüm takımların altyapılarının çok sağlam organize edilmesi gerekiyor. Sıfırdan oyuncu yetiştirmek kolay değil, kabul. Özellikle kimin hangi konuma gelebileceğini kestiremiyorsunuz. Ancak doğru sistemle başarı oranımız çok yükselebilir. Bugün basketbol milli takımının yıldızı Alperen Şengün, ikinci guard pozisyonundaki Şehmuz Hazer ve yarı finalde elediğimiz Yunanistan maçının yıldızı Ercan Osmani, Banvit (Bandırma) kökenli oyuncular. Banvit maalesef yabancı yatırımcılara satıldıktan sonra kapatıldı. Düşünebiliyor musunuz, kapanan bir basketbol takımı, milli takımın neredeyse omuriliğini oluşturan 3 önemli oyuncu katkısında bulunuyor. Burada Banvit’in eski sahibi, vizyoner ve basketbol aşığı Ömer Görener’e de saygılarımızı gönderiyoruz. Ömer Bey Türk basketbolunu desteklemek anlamında büyük paralar harcadı ama karşılığında harika işler başardı. Banvit’in yokluğu hissedilecek. Tekrar ediyorum. Basketbol 1. Ligi’nde tüm takımların Banvit’i örnek alıp altyapılarına yatırım yapmaları gerekiyor. Aksi takdirde uzun vadede, basketbolda bir geleceğimiz olmaz. Aynı durum tüm spor dalları için geçerli.

II) Yurt dışından en iyi oyuncuları transfer: Bu ister altyapılardan genç oyuncuların transferi olsun, isterse daha olgun yaşlarda olsun, liglerimize yurt dışından ne kadar iyi ve potansiyeli yüksek oyuncu kazandırırsak sporda çıtamız o kadar yükselir. Çünkü onlarla birlikte antrenmana çıkacak oyuncular da gelişir. Voleybolda Melissa Vargas transferi ve daha sonra Türk Milli takımına devşirme oyuncu olarak kazandırılması buna en iyi örnektir. Ancak Melissa’dan sonra bunun devamını tam olarak getiremedik.

Bugün İtalya’nın son 2 senedir çıkış yakalayıp büyük başarılara ve şampiyonluklara imza atmasının arka planındaki en önemli iki oyuncudan biri Ekaterina Antropova’dır. 2 metrenin üzerindeki boyuyla fileyi adeta domine eden Antropova’nın İzlanda doğumlu bir Rus olduğunu biliyor musunuz? Peki İtalya’ya 2023 senesinde kazandırıldığını biliyor musunuz? Yani İtalya’ya geldiğinden beri İtalya her turnuvada başa oynuyor ve kazanıyor. Bir Rus olan Antropova’yı komşusu Türkiye de Vargas gibi transfer edebilirdi. O zaman turnuvaların açık ara favorisi biz olurduk.

İtalya’nın bir başka en iyi oyuncusu Paola Egonu da Nijeryalı göçmen bir anne babanın çocuğu.

Basketbolda finalde kaybettiğimiz Almanya’nın en iyi oyuncusu Dennis Schröder de Gambiyalı göçmen bir anne babanın çocuğu.

Avrupa’nın en fazla milliyetçilik refleksi taşıyan iki ülkesinden size örnek verdim. Eskiden hiçbir milli takımında yabancı oyuncu olmayan Almanya ve İtalya’nın hem basketbolda hem de voleybolda en iyi oyuncuları hep göçmen veya göçmen çocukları olan oyuncular. Futbol ve diğer spor dallarında da benzer bir sürece tanık oluyoruz. Bu da ırkçılığın başarının önünde engel teşkil ettiğini ve uzun vadeli planlamanın hem altyapıda hem de sonrasında Türk oyuncuların yanı sıra yabancı oyuncuları da dahil edecek şekilde planlanması gerektiğini gösteriyor. Bir başka deyişle devşirme oyunculara kapıları ardına kadar açmak gerekiyor.

Bugünkü durumda basketbolda en iyi guard’ımız Shane Larkin’in, voleybolda ise en iyi oyuncumuz Melissa Vargas’ın oynamadığı milli takımlarımız katıldığı turnuvalarda çeyrek finali bile geçemez.

3) Ülkemize uluslararası arenada sempati duyulmaması

Bu çok önemli değil diyebilir bazıları. İster sempati duysunlar ister duymasınlar, biz iyi oynarsak bizi kimse yenemez gibi yorumlar da yapabilirler. Ancak özellikle spor müsabakalarında bazı günler gününüzde olamayabiliyorsunuz. Böyle bir durumda karşı takımın iyi veya kötü oynamasına bağlı olarak küçük nüanslar size maç kazandırabiliyor veya kaybettirebiliyor. Örneğin basketbolda Sırbistan’la yaptığımız maçı ucu ucuna kazandık. En ufak başka bir hatada maçı kaybedebilirdik, turnuvadaki kaderimiz değişirdi.

Spor müsabakalarına da maalesef siyaset girebiliyor. Bazen maçı yöneten hakemler de siyaseten olan olaylardan etkilenebiliyor ve bilinçaltından takdir haklarını karşı taraftan yana kullanabiliyor. Güç farkı fazlaysa hakemin takdir haklarını karşı taraftan kullanması o kadar da önemli olmayabiliyor. Ancak karşılıklı mücadele eden iki takımın gücü birbirine denkse hakemlerin tavrı kazananı belirlemeye direkt etki ediyor.

Takdir hakları belirleyici olabiliyor

Bana göre Avrupa basketbol finalinde Almanya maçı da böyle bir maçtı. Maç sırası hakemlerin Almanya’ya yönelik kararlarına sıkça tanık olduk. Siyaseten ve imaj olarak sempati duyulan bir ülke olsak ve o kararlardan bir veya ikisi bizim lehimize verilse belki maçı kazanacaktık. Tabii maçın sonlarında Schröder’in devreye girmesi ve maçı tek başına kazandırmasından bahsetmiyorum. Maçın genelinde verilen kararlar, maçı kopartmamızın önüne geçti. Schröder’e rağmen bu maçı kazanabilirdik. Gerçi bizimkiler son çeyrekte biraz oyundan koptular ve defansta gerekli direnci gösteremedik ama bu sempati duyarak takdir haklarını kullanma nüansının önemini kaçırmayalım.

Umarım Türkiye gelecekte Doğu ile Batı arasındaki köprü görevini en iyi şekilde yerine getirir ve büyük çoğunluk tarafından saygı ve sempati duyulan bir ülke haline geliriz.

Gelecekte olimpiyatlarda en fazla altın madalya kazanan ülkeler arasında olmamıza ve tüm spor dallarında şampiyonluklara ulaşmış milli takımlarımıza tanık olma dileğiyle.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir