Avrupa’daki iklim değişikliğinin etkileriyle ilgili bir sürü haber okuyoruz. Bunlardan bazılarını sizlerle paylaşmak isterim:
• İnsanlık bir yıllık doğal kaynaklarını 7 ayda tüketti: Global Footprint Network’ün hesaplamalarına göre insanlık, dünyanın bir yılda yenileyebileceği doğal kaynakları bu yıl yalnızca yedi ayda tüketti ve Küresel Limit Aşımı Günü 30 Temmuz olarak belirlendi.
Türkiye’nin 2026 ülke limit aşımı günü ise 6 Haziran olarak hesaplandı. Bu tarih, Türkiye’nin doğal kaynakları küresel ortalamadan yaklaşık iki ay daha hızlı tükettiğine işaret ediyor.
• İngiltere’nin %71,3’ünde kuraklık ilan edildi: İngiltere’de kuraklık koşullarının hakim olduğu bölgelere East Midlands, Lincolnshire ve Northamptonshire, Kent ve East Sussex ile Solent ve South Downs’un eklenmesiyle ülkenin %71,3’ünde, 45 milyon kişinin yaşadığı bölgelerde resmen kuraklık ilan edildi.
İngiltere 1836’dan bu yana en kurak temmuz ayını geçirdi; ülkenin güneydoğusunda ay boyunca beklenen yağışın yalnızca %1’i kaydedildi. Kuraklık nedeniyle 27 milyondan fazla kişinin yaşadığı bölgelerde su kullanım kısıtlamaları uygulanıyor.
Ülkenin meteoroloji servisi olan U.K. Met Office’e göre ağustos ayında Doğu Anglia ve güneydoğu İngiltere’nin bazı kısımlarında sıcaklık 36 santigrat dereceye ulaştı. Bu, 35 santigrat derece veya daha yüksek sıcaklıkların kaydedildiği üst üste dördüncü ay oldu. Hatta ağustos ayında Worcestershire’ın Pershore bölgesinde sıcaklıklar 38 dereceyi aştı.
• Sıcaklık alarmları: Fransa’dan İspanya’ya, İngiltere’den İtalya’ya kadar Avrupa kıtasında alarm seviyesi en üst düzeye çıkarıldı. Ağustos ayında yoğun sıcaklıklar Avrupa’nın geniş kesimlerini etkisi altına aldı. Öyle ki bazı bölgelerde sıcaklıklar 40 dereceyi aştı. Kıtada orman yangınları ve aşırı kuraklık riski tavan yaptı. Fransa ve İspanya’da çıkan devasa orman yangınları nedeniyle yüz binlerce insan güvenli bölgelere taşınmak zorunda kalırken, Fransa’da on binlerce hektar yeşil alan küle döndü.
• İber Yarımadası: İber Yarımadası’nın büyük bölümü, Orta ve Güney Fransa ile Batı Balkanlar’ın bazı kısımları da dâhil olmak üzere çevre bölgeler de Ağustos ayına kadar uç seviyede yangın koşullarıyla karşı karşıya kaldı.
• Güney İtalya: İtalyan Hava Kuvvetleri Meteoroloji Servisi; Sardinya, Toskana, Umbria, Lazio, Campania, Puglia, Basilicata, Calabria ve Sicilya’nın bazı kısımlarında sıcaklıkların 40 santigrat dereceye ulaşmasıyla sıcak hava dalgası koşulları devam etti. Bu uç sıcaklıklar hafta boyunca İtalya’nın batı, orta ve güney kesimlerinde devam etti.
• Fransa: Fransız meteoroloji servisi Météo-France, ağustos ayının yeni bir sıcak hava dalgasının başlangıcı olacağını belirtti. Ülke genelinin büyük bölümünde sıcaklıklar 35 santigrat dereceye ulaşırken, belli bölgelerde 40 santigrat dereceyi buldu. Kurum, yükselen sıcaklıkların halihazırda kurumuş toprakları daha da kurutacağı ve bitki örtüsünün hassasiyetini artırarak orman yangınları tehlikesini yükselteceği konusunda uyardı.
• El Nino: Temmuz ayında açıklanan son iklim verileri, El Nino’nun (deniz sıcaklığı değişimiyle birlikte ortaya çıkan atmosferik güney salınımı) beklenenden daha hızlı güçlendiğini ortaya koydu. Dünya Meteoroloji Örgütü bu veriler ışığında El Nino’nun ağustos ile ekim ayları arasında istikrarlı biçimde güçlenerek ‘daha güçlü’ seviyeye ulaşmasının beklendiğini açıkladı. Kuruma göre söz konusu gelişme, dünyanın birçok bölgesinde mevsim normallerinin üzerinde sıcaklıkların görülmesine ve yağış rejimlerinde önemli değişikliklerin yaşanmasına neden olabilir.
Avrupa’nın yaşadığı temel çelişki şudur: Kıta, sera gazı emisyonlarını azaltma konusunda dünyanın en kapsamlı hukuki ve ekonomik düzenlemelerinden birine sahip olmasına rağmen, iklim değişikliğinin fiziksel etkilerine uyum sağlama hızı henüz risklerin büyüme hızına yetişememektedir. Avrupa Çevre Ajansı’nın ilk Avrupa İklim Risk Değerlendirmesi, enerji ve gıda güvenliğinden ekosistemlere, altyapıdan finansal istikrara ve insan sağlığına kadar 36 önemli iklim riski tespit etmiş; bunların önemli bölümünün şimdiden kritik seviyeye ulaştığını belirtmiştir.
Avrupa’nın iklim krizi: Sorun artık yalnızca emisyon değil
Eylül 2026 itibarıyla Avrupa’daki iklim değişikliği krizi, gelecekte ortaya çıkabilecek soyut bir çevre sorunu olmaktan çıkmış; sağlık, su, gıda, enerji, altyapı, sigortacılık ve kamu maliyesini aynı anda etkileyen sistemik bir risk haline gelmiştir.
Bu nedenle Avrupa’nın önündeki mesele artık yalnızca “emisyonları nasıl azaltacağız?” sorusu değildir. Asıl soru şudur: Avrupa, emisyonlarını düşürürken şehirlerini, ekonomisini ve doğal kaynaklarını değişen iklim koşullarına ne kadar hızlı uyarlayabilecek?
Buradaki iklim verileri Avrupa kıtasına, çözüm politikalarının büyük bölümü ise ortak mevzuatın ve finansman araçlarının oluşturulduğu Avrupa Birliği’ne ilişkindir.
1) Avrupa neden iklim krizini diğer birçok bölgeden daha yoğun yaşıyor?
Avrupa dünyanın en hızlı ısınan kıtasıdır. Avrupa, son otuz yılda yaklaşık on yılda 0,56°C ısınmıştır. Aynı dönemde küresel ortalama artış yaklaşık 0,27°C düzeyindedir. Avrupa’daki sıcaklık artışı sanayi öncesi döneme göre yaklaşık 2,5°C’ye ulaşmıştır.
Bu hızlı ısınmanın arkasında kara alanlarının okyanuslardan daha hızlı ısınması, Avrupa’nın Arktik bölgeye yakınlığı, kar örtüsünün azalması, atmosferik dolaşım değişiklikleri ve hava kirliliğinin azalmasıyla birlikte güneş ışınlarının yüzeye daha fazla ulaşması gibi birbiriyle bağlantılı nedenler bulunmaktadır.
2025 yılında Avrupa’nın neredeyse tamamında yıllık sıcaklıklar normalin üzerinde gerçekleşmiştir. Kıta, kayıtların en şiddetli ikinci sıcak hava dalgasını yaşamış; aşırı sıcaklıklar Akdeniz’den Kuzey Kutup Dairesi’ne kadar ulaşmıştır. Avrupa denizlerindeki yüzey sıcaklığı rekor seviyeye çıkarken, buzla kaplı alanlar hariç denizlerin yüzde 86’sında en az “güçlü” düzeyde deniz sıcak hava dalgası görülmüştür. Avrupa’daki bütün buzul bölgeleri 2025 yılında net kütle kaybetmiş; orman yangınlarında yanan alan ve yangın kaynaklı emisyonlar da rekor seviyeye ulaşmıştır.
Dolayısıyla Avrupa’nın iklim sorunu yalnızca daha yüksek gündüz sıcaklıkları değildir. Tropikal gecelerin artması, şehirlerin yeterince soğuyamaması, deniz ekosistemlerinin bozulması, ormanların kuruması ve kar-buz rezervlerinin azalması da aynı sürecin parçalarıdır.
2) Avrupa aynı anda hem kuruyor hem de taşkınlaşıyor
İklim değişikliğinin en yanlış anlaşılan taraflarından biri, kuraklık ve sellerin birbirinin alternatifi değil, aynı krizin farklı sonuçları olmasıdır.
2025, Avrupa genelinde toprak nemi bakımından 1992’den bu yana en kurak üç yıldan biri olmuştur. Avrupa nehirlerinin yaklaşık yüzde 70’inde yıllık akış ortalamanın altında gerçekleşmiştir. Buna karşılık son yıllarda Orta ve Batı Avrupa’da görülen aşırı yağışlar ve seller, kısa sürede düşen yağış miktarının artabileceğini göstermektedir. Başka bir ifadeyle Avrupa’da yıllık toplam yağış bazı bölgelerde azalırken, yağışın daha kısa sürelerde ve daha yıkıcı biçimde düşmesi mümkün olmaktadır.
Su kıtlığı artık yalnızca İspanya, İtalya, Yunanistan veya Kıbrıs gibi güney ülkelerinin sorunu değildir. Ortalama olarak her yıl AB topraklarının yaklaşık yüzde 30’u ve nüfusunun üçte biri en az bir mevsim su kıtlığı koşullarından etkilenmektedir. Güney Avrupa’da nüfusun yaklaşık yüzde 30’u kalıcı su stresi yaşanan bölgelerde bulunurken, yaz aylarında mevsimsel su stresine maruz kalan nüfus oranı bazı yerlerde yüzde 70’e kadar çıkabilmektedir.
Bu durum birbirini besleyen sonuçlar yaratmaktadır:
• Tarımsal sulama ihtiyacı artarken su kaynakları azalmaktadır.
• Turizm sezonu, su talebinin en yüksek olduğu kurak dönemlerle çakışmaktadır.
• Düşük nehir seviyeleri yük taşımacılığını ve hidroelektrik üretimini etkileyebilmektedir.
• Termik ve nükleer santrallerin soğutma suyu ihtiyacı, sıcak ve kurak dönemlerde enerji güvenliği sorunu yaratabilmektedir.
• Kurumuş toprak ani yağışları yeterince ememediği için sel riski büyümektedir.
Bu nedenle Avrupa’nın su krizi yalnızca bir kaynak yetersizliği değil, aynı zamanda tarım, enerji, sanayi, şehirleşme ve arazi kullanımı arasındaki koordinasyon sorunudur.
3) Aşırı sıcaklar bir halk sağlığı krizine dönüşüyor
İklim değişikliğinin Avrupa’daki en ölümcül sonucu aşırı sıcaklardır. Dünya Sağlık Örgütü’nün 53 ülkeyi kapsayan Avrupa Bölgesi çalışmasına göre, 2000–2019 döneminde yılda ortalama 175 binden fazla sıcaklıkla ilişkili ölüm meydana geldiği tahmin edilmektedir. Bölgede sıcaklıkla bağlantılı ölüm oranları son yirmi yılda yaklaşık yüzde 30 artmıştır.
Özellikle yaşlılar, kronik hastalığı bulunanlar, yalnız yaşayan kişiler, açık alanda çalışanlar, düşük gelirli haneler ve iyi yalıtılmamış konutlarda yaşayanlar daha yüksek risk altındadır.
Avrupa şehirlerinin önemli bölümü geçmişte sıcaklığı içeride tutacak biçimde tasarlanmıştır. Bu yapı tipi kışın enerji tasarrufu sağlarken, yazın uzun sıcak hava dalgaları sırasında ciddi bir sorun yaratmaktadır. Yoğun betonlaşma, azalan yeşil alanlar ve gece sıcaklıklarının düşmemesi şehirlerdeki ısı adası etkisini güçlendirmektedir.
Bu nedenle iklim uyumunun sağlık boyutu artık yalnızca hastanelerin acil durum kapasitesiyle sınırlandırılamaz. Konut yalıtımı, pasif soğutma, gölgelendirme, şehir ağaçlandırması, çalışma saatlerinin düzenlenmesi, erken uyarı sistemleri ve yaşlılara yönelik sosyal destek de sağlık politikasının parçası olmak zorundadır. Başka bir deyişle halihazırdaki şehirlerde yeşil dönüşümü başlatmak, sıfırdan kurulacak köy, kasaba, ilçe, il ve şehirlerin de yeşil dönüşümü son teknoloji, teknik ve modellerle tamamlamış şekilde tasarlanmaları gerekir.
4) İklim krizi Avrupa ekonomisinin bilançosuna girmiştir
AB’de hava ve iklim kaynaklı aşırı olayların 1980–2024 döneminde yol açtığı doğrudan ekonomik kayıplar, 2024 fiyatlarıyla yaklaşık 822 milyar avroya ulaşmıştır. Bu tutarın 208 milyar avrodan fazlası yalnızca 2021–2024 döneminde gerçekleşmiştir.
2020–2024 dönemindeki yıllık ortalama kayıp yaklaşık 44,9 milyar avro olmuştur. Toplam kayıpların yüzde 47’si sellerden, yüzde 27’si fırtınalardan, yaklaşık yüzde 18’i sıcak hava dalgalarından kaynaklanmıştır. Üstelik toplam kayıpların yüzde 20’sinden daha azı özel sigorta kapsamında kalmıştır.
Bu rakamlar esas olarak fiziksel varlıklardaki doğrudan hasarı yansıtmaktadır. Sağlık harcamaları, iş gücü verimliliğindeki düşüş, tedarik zinciri kesintileri, turizm gelirlerindeki azalma ve biyolojik çeşitlilik kaybı gibi dolaylı etkiler tam olarak hesaba katıldığında gerçek ekonomik yük daha yüksek olabilir.
Sigorta koruma açığının büyümesi de yeni bir sorun yaratmaktadır. Riskli bölgelerde primlerin aşırı yükselmesi veya sigortanın tamamen erişilemez hale gelmesi, iklim zararlarının daha büyük bölümünün hanelere, şirketlere ve kamu bütçelerine yüklenmesine neden olabilir.
Bu bakımdan iklim değişikliği Avrupa için artık yalnızca çevresel değil, aynı zamanda bir kamu maliyesi, kredi riski, gayrimenkul değeri ve finansal istikrar meselesidir.
5) Krizin etkileri Avrupa’nın her bölgesinde aynı değildir
Avrupa’da iklim riski coğrafi olarak farklılaşmaktadır:
Güney ve Güneydoğu Avrupa’da kronik sıcaklık, su kıtlığı, kuraklık, tarımsal verim kaybı ve orman yangınları öne çıkmaktadır.
Orta ve Batı Avrupa’da nehir taşkınları, ani seller, şehir sıcaklıkları, ulaşım altyapısı ve yoğun nüfuslu bölgelerdeki ekonomik kayıplar daha belirleyicidir.
Kuzey Avrupa ve Avrupa Arktiği’nde sıcaklık artışı, kar ve buz kaybı, donmuş zeminlerin çözülmesi ve geçmişte olağan görülmeyen sıcak hava dalgaları yeni riskler yaratmaktadır.
Alp bölgesinde buzulların gerilemesi; turizm, hidroelektrik, içme suyu ve nehirlerin mevsimsel akış düzenini etkilemektedir.
Kıyı bölgelerinde deniz seviyesinin yükselmesi, kıyı erozyonu, tuzlu su girişimi ve fırtına kabarmaları uzun vadeli yerleşim ve altyapı sorunları oluşturmaktadır.
Bu farklılaşma, Avrupa için tek tip bir iklim politikasının yeterli olmayacağını göstermektedir. Ortak hedefler gerekli olsa da yatırımların ve uyum tedbirlerinin bölgesel risklere göre tasarlanması gerekir.
Avrupa hangi çözüm yoluna gidiyor?
Avrupa’nın izlediği çözüm modeli üç temel ayaktan oluşmaktadır:
Emisyonları azaltmak, ekonomiyi iklim etkilerine dayanıklı hale getirmek ve dönüşümün maliyetini toplumsal olarak adil biçimde paylaşmak.
1) Emisyon azaltımını hukuken bağlayıcı hale getirmek
Avrupa İklim Yasası, AB’nin 2050 yılına kadar iklim nötr hale gelmesini hukuken bağlayıcı kılmaktadır. Buna giden yolda:
• 2030’a kadar net emisyonların 1990’a göre en az yüzde 55 azaltılması (bana göre bu hedefin güçlendirilmesi ve en az 2/3 yani yüzde 67 azaltılması olarak değiştirilmesi gerekir),
• 2040’a kadar net emisyonların yüzde 90 azaltılması (bana göre bu hedefin yüzde 100 olarak azaltılması yani karbon emisyonlarının sıfırlanması olarak değiştirilmesi gerekir),
• 2050’de net sıfıra ulaşılması hedeflenmektedir (bana göre bu hedef geçersizdir. Tüm hedefi 2040’a koymak gerekir. Hatta bu da dönüşümü nispeten daha güç olan büyük Avrupa ülkeleri için geçerli olmalıdır. Küçük Avrupa ülkelerinin net sıfıra ulaşmaları için 2035 gibi daha agresif bir hedef ortaya koyulmalıdır).
2040 hedefi Mart 2026’da kesin olarak kabul edilmiştir. Düzenlemeye göre azaltımın en az yüzde 85’inin AB içerisinde gerçekleştirilmesi, 2036’dan itibaren en fazla beş puanlık kısmın yüksek kaliteli uluslararası karbon kredileriyle karşılanabilmesi öngörülmektedir. Binalar ve karayolu taşımacılığını kapsayacak yeni emisyon ticaret sisteminin, yani ETS2’nin başlangıcı ise maliyet ve sosyal hassasiyetler nedeniyle 2028’e ertelenmiştir.
Bu yapı Avrupa’nın hedeflerinden vazgeçmediğini, ancak rekabetçilik, enerji fiyatları ve toplumsal kabul sorunları karşısında daha esnek bir uygulama modeline yöneldiğini göstermektedir. Bana göre koyulan bu hedefler doğru yoldur ancak yeterli değildir ve mutlaka hızlandırılmalıdır.
2) Yenilenebilir enerji kadar şebeke, depolama ve elektrifikasyona odaklanmak
Avrupa elektrik üretiminde yenilenebilir kaynakların payı 2025 yılında yüzde 46,4’e ulaşmış, güneş enerjisi tek başına yüzde 12,5 ile yeni bir rekor kırmıştır. AB’nin 2030 hedefi, toplam nihai enerji tüketiminde yenilenebilir olanların payını en az yüzde 42,5’e çıkarmak; mümkünse yüzde 45’e ulaştırmaktır. Enerji verimliliğinde ise öngörülen 2030 tüketimine göre yüzde 11,7’lik azalma hedeflenmektedir.
Bana göre koyulan bu hedefler doğru yoldur, lakin çok daha agresif bir plan ortaya koyulmalıdır. Örneğin toplam nihai enerji tüketiminde yenilenebilir enerjinin payı 2030 senesi itibariyle 2/3 yani %67 olarak hedeflenmeli, enerji verimliliğinde ise 2030 tüketimine göre yüzde 15’lik azalma hedeflenmelidir.
Ancak Avrupa artık yalnızca daha fazla güneş ve rüzgâr santrali kurmanın yeterli olmadığını görmektedir. Yenilenebilir kapasite arttıkça aşağıdaki altyapılar kritik hale gelmektedir:
• Elektrik iletim ve dağıtım şebekeleri,
• Batarya ve uzun süreli enerji depolama sistemleri,
• Ülkeler arası elektrik bağlantıları,
• Talep tarafı esnekliği,
• Elektrikli ulaşım ve ısı pompaları,
• Akıllı şebekeler ve dijital enerji yönetimi.
2025’te başlatılan Temiz Sanayi Mutabakatı, iklim politikasını sanayi ve rekabetçilik politikasıyla daha yakın biçimde birleştirmektedir. Program; enerji maliyetlerinin düşürülmesi, temiz teknolojilerin Avrupa’da üretilmesi, elektrifikasyonun hızlandırılması, şebeke bağlantılarının geliştirilmesi, döngüsel ekonomi ve kritik hammadde bağımlılığının azaltılması üzerinde durmaktadır.
Bu yaklaşım önemli bir politika değişimini temsil etmektedir: Avrupa, yeşil dönüşümün yalnızca karbon vergileri ve yasaklarla değil, ucuz temiz enerji, sanayi yatırımı ve teknolojik kapasiteyle gerçekleştirilebileceğini kabul etmektedir.
3) Emisyon azaltımından iklim uyumuna doğru genişlemek
2025 itibarıyla bütün AB ülkelerinde ulusal iklim uyum politikaları bulunmaktadır. Avrupa Ekonomik Alanı kapsamındaki ülkelerin tamamı da bir uyum politikası benimsemiştir. Ancak ülkeler; veri eksikliği, yerel yönetimlerin sınırlı teknik ve finansal kapasitesi, kurumlar arasındaki görev belirsizliği ve uygulamaların sonuçlarını ölçememe gibi ortak sorunlarla karşılaşmaktadır. Birçok ülkede planlar bulunmasına rağmen, alınan tedbirlerin gerçekten ne kadar etkili olduğu yeterince değerlendirilememektedir.
Bu durum Avrupa’nın temel açığını göstermektedir: Emisyon azaltımı konusunda hedefler ve ölçüm sistemi güçlüdür; iklim uyumu konusunda ise uygulama ve performans ölçümü daha zayıftır.
Önümüzdeki dönemde yolların, demiryollarının, elektrik şebekelerinin, hastanelerin, limanların, su sistemlerinin ve yeni binaların gelecekteki iklim koşullarına göre tasarlanması gerekecektir. Yalnızca geçmiş iklim verilerine göre yapılan altyapı yatırımları, kullanım ömürleri dolmadan yetersiz hale gelebilir.
4) Suyu stratejik altyapı olarak yönetmek
Avrupa Komisyonu’nun 2025’te açıkladığı Su Dayanıklılığı Stratejisi, suyu yalnızca bir çevre başlığı değil, gıda güvenliği, enerji güvenliği, sanayi ve kriz hazırlığının temel unsuru olarak ele almaktadır.
Strateji kapsamında 2030’a kadar AB genelinde su verimliliğinin yüzde 10 artırılması; şebeke kayıplarının azaltılması, altyapının modernize edilmesi, suyun yeniden kullanılması, dijital takip sistemlerinin geliştirilmesi ve taşkınlarla kuraklığa karşı yeşil altyapının güçlendirilmesi hedeflenmektedir. Dijitalleşme ve yapay zekâ da kaçakların tespiti, su talebinin tahmini ve erken uyarı sistemlerinde kullanılacaktır.
Ancak yüzde 10’luk hedefin ağırlıklı olarak yönlendirici nitelikte olması ve su yönetiminin büyük ölçüde ulusal ve yerel idarelere bağlı kalması, uygulama hızının ülkeler arasında farklılaşabileceğini göstermektedir.
Unutmayalım, su “gezegendeki tüm canlıların yaşam kaynağının temelidir”, bir başka deyişle “su hayattır”. Su konularını ele alırken enerjinin de önünde öncelikler sıralamasından en tepede ele alınmalıdır. Avrupalıların da bu bilinci mevcuttur, bu konu tartışmaya ve herhangi bir siyasinin manipülasyonuna kapalıdır. Yapılması gerekenler bir an evvel yapılmalıdır.
5) Doğayı iklim altyapısının parçası haline getirmek
Avrupa’nın yeni yaklaşımında sulak alanlar, ormanlar, turbalıklar, nehir yatakları, tarım toprakları ve şehir parkları yalnızca korunması gereken doğal alanlar olarak görülmemektedir. Bunlar aynı zamanda:
• Suyu tutan,
• Sel riskini azaltan,
• Şehirleri serinleten,
• Karbon depolayan,
• Toprak erozyonunu önleyen,
• Yangınların yayılmasını sınırlayan doğal altyapılar olarak değerlendirilmektedir.
AB Doğa Restorasyonu Tüzüğü, 2030’a kadar AB kara ve deniz alanlarının en az yüzde 20’sinde restorasyon tedbirleri uygulanmasını; 2050’ye kadar restorasyona ihtiyaç duyan bütün ekosistemlerin kapsanmasını öngörmektedir. Ayrıca kentlerde yeşil alan ve ağaç örtüsü kaybının durdurulması, sulak alanların ve turbalıkların yeniden canlandırılması ve en az 25 bin kilometrelik nehrin yeniden serbest akışlı hale getirilmesi hedeflenmektedir.
Bu politika doğru yöndedir; çünkü beton taşkın kanalları veya yüksek setler gibi klasik mühendislik çözümleri tek başına yeterli değildir. Doğa temelli çözümler çoğu durumda hem daha düşük maliyetli hem de biyolojik çeşitlilik, tarım ve yaşam kalitesi açısından daha çok yönlü fayda sağlayabilir.
6) Yeşil dönüşümün sosyal maliyetini yönetmek
İklim politikasının en önemli siyasi riski, maliyetlerin düşük ve orta gelirli hanelere orantısız biçimde yansımasıdır. Enerji fiyatlarının yükselmesi, araç ve konut dönüşüm maliyetleri veya karbon fiyatlandırmasının ısınma giderlerine yansıması, toplumsal tepki yaratabilir.
Sosyal İklim Fonu bu nedenle hassas haneleri, küçük işletmeleri ve ulaşım yoksulluğu yaşayan grupları desteklemek amacıyla oluşturulmuştur. Fon; bina yalıtımı, yenilenebilir enerji ve depolama sistemleri, daha verimli ısıtma-soğutma ekipmanları, temiz ulaşım ve gerekli durumlarda geçici gelir desteği sağlayabilmektedir.
Ancak finansman ihtiyacı çok daha büyüktür. Avrupa Çevre Ajansı, 2030 emisyon hedefinin karşılanması için mevcut taahhütlerin üzerinde yıllık yaklaşık 408–528 milyar avroluk ek yatırım açığı bulunduğunu tahmin etmektedir. En büyük yatırım ihtiyaçları ulaştırma, binalar ve enerji arzında ortaya çıkmaktadır.
Bu nedenle yeşil dönüşümün yalnızca kamu hibeleriyle finanse edilmesi mümkün değildir. Kamu kaynaklarının; özel sermayeyi harekete geçiren garantiler, uzun vadeli enerji alım anlaşmaları, düşük faizli krediler, karbon fark sözleşmeleri ve kamu/özel yatırım modelleriyle tamamlanması gerekecektir.
AB’nin kendi para birimine sahip olması en büyük avantajı, bu sorumluluğun farklı ülkeler tarafından paylaşılması handikabıdır. İklim krizinin etkilerini yönetmek ve proaktif bir şekilde önlemleri almak için finansman sistemi tüm Avrupa ülkeleri için adil bir şekilde kurulmalı ve işletilmelidir.
Avrupa doğru yönde mi ilerliyor?
Güçlü taraf: Hedefler ve kurumsal yapı
AB’nin en büyük avantajı, iklim hedeflerinin siyasi vaat olmaktan çıkarılarak kanunlara, karbon fiyatlandırmasına, sanayi standartlarına ve finansman programlarına bağlanmış olmasıdır.
AB’nin net sera gazı emisyonları 1990–2023 arasında yüzde 36 azalmış; 2024 için yapılan ön tahminler de bir önceki yıla göre yüzde 2,5’lik ek düşüşe işaret etmiştir. Aynı dönemde ekonomik büyümenin devam etmiş olması, emisyonlarla büyümenin belirli ölçüde ayrıştırılabildiğini göstermektedir.
Zayıf taraf: Hedeflerle uygulama arasındaki boşluk
Mevcut politikalarla AB’nin 2030’da 1990’a göre yaklaşık yüzde 47 emisyon azaltımına ulaşması beklenmektedir. Ülkelerin henüz tam uygulanmayan ilave planları da hesaba katıldığında tahmin yüzde 54’e çıkmaktadır. Bu, yüzde 55 hedefine oldukça yakın olmakla birlikte hedefin otomatik olarak gerçekleşmeyeceğini göstermektedir.
Daha büyük sorun ise iklim uyumundadır. Ülkeler plan hazırlamakta, ancak bu planların altyapı yatırımlarına, belediye bütçelerine, imar kararlarına ve tarım politikalarına yeterince hızlı yansıtılması mümkün olmamaktadır.
Dolayısıyla Avrupa’nın temel sorunu artık hedef eksikliği değil, yatırım, uygulama kapasitesi ve hız eksikliğidir. Avrupa Birliği’nin zaten bana göre en büyük sorunu iklim kriziyle mücadele dahil bir çok köklü sorunu çözerken yeterince hızlı, çevik ve esnek olamamasıdır.
Avrupa’nın iklim kriziyle mücadelede yapması gerekenler
1) İklim uyumu, emisyon azaltımı kadar bağlayıcı hale getirilmelidir: Yeni altyapı ve şehircilik projeleri yalnızca bugünkü hava koşullarına göre değil, 2050 ve sonrasındaki sıcaklık, yağış, sel ve kuraklık senaryolarına göre değerlendirilmelidir. Kamu yatırımlarında zorunlu iklim stres testleri ve dayanıklılık standartları uygulanmalıdır.
2) Enerji ihtiyacı en hızlı şekilde %100 yenilenebilir enerjiden karşılanması hedeflenmelidir: Bunu yıllardır söylüyorum. Enerji ihtiyacı %100 yenilenebilir enerjiden karşılanması hedeflenmelidir. Bu minvalde hedeflerin çok daha agresif bir şekilde 2040 öncesine çekilmelidir. Bunun için tüm kamu, finans ve reel sektörlerin birlikte çalışması şarttır. Gerekenin azami şekilde sürekli tempo artırarak yapılması gerekir.
3) Yenilenebilir kapasiteden enerji sistemi dönüşümüne geçilmelidir: Yeni güneş ve rüzgâr santrallerinin yanında şebeke, enerji depolama, talep yönetimi ve ülkeler arası bağlantılar hızlandırılmalıdır. Aksi halde kurulu kapasite artsa bile yenilenebilir enerji sisteme etkin biçimde entegre edilemez.
4) Dağıtık sistemlere önem verilmelidir: Yerinde üretim, yerinde tüketim mantığıyla altyapı yatırımları asgariye indirilip buradan sağlanacak fonun yenilenebilir enerji ve dağıtık sistemlerin yaygınlaşmasının fonlanması için kullanılabilir. Böylece karbon emisyonunu sıfırlama hedefleri öne çekilebilir. Herkesin kendi başının çaresine bakması iklim krizinin risklerini de dağıtır.
5) Hidrojen ekosistemi hızlandırılmalıdır: Doğalgaz gibi karbon emisyonunu artıran fosil yakıt tüketiminin sıfırlanması için doğalgazın yerini hızla hidrojenin alması ve hidrojen ekosisteminin kurulmasının hızlandırılması gerekir. Hidrojen gibi baz yükü sağlayan bir gaz, özellikle enerji depolama ve enerjinin taşınması anlamında büyük avantajlar sunabilir. Bunu değerlendirmek gerekiyor. Örneğin iklim değişikliğinin bana göre en büyük sebeplerinden biri olan uçak yakıtının hidrojenle değişmesi için gerekli adımların atılması ve ekosistemin hızla yaratılması gerekiyor.
6) Su, toprak ve ekosistemler ekonomik sermaye olarak görülmelidir: Sulak alanların, ormanların, tarım topraklarının ve nehir havzalarının korunması çevresel bir maliyet değil; sel, kuraklık, gıda ve sağlık zararlarını azaltan uzun vadeli bir yatırımdır.
7) Sigorta ve finansman koruma açığı kapatılmalıdır: Riskli bölgelerin tamamen sigortalanamaz hale gelmesini önlemek için kamu/özel afet sigortası modelleri, bölgesel risk havuzları ve dayanıklılık yatırımlarını ödüllendiren sigorta primleri geliştirilmelidir. Buna karşılık sürekli zarar gören alanlarda yeniden yapılaşmaya otomatik izin verilmemelidir.
8) Dönüşümün sosyal sözleşmesi güçlendirilmelidir: Düşük gelirli hanelerin konutlarını yenilemesi, temiz ulaşıma erişmesi ve enerji maliyetlerini karşılaması desteklenmelidir. Sanayi dönüşümünden etkilenen bölgelerde çalışanlara yeniden eğitim, yeni iş olanakları ve bölgesel yatırım programları sunulmalıdır.
9) Tüm dünyanın Avrupa seviyesine getirilmesi: Her şeye rağmen Avrupa Birliği kültür ve deneyim olarak belki de dünyada en ileri coğrafya. Ancak özellikle iklim değişikliğiyle ilgili Avrupa’da yapılanların hızla tüm dünyaya yayılması gerekiyor. Tek başına Kıta Avrupası’nın yaptıkları tüm dünyada yaşanan iklim krizi için yeterli değildir. O yüzden bu değişim adımlarını atarken Avrupalı yöneticilerin bu hareketin tüm dünyada yayılması için gerekli çabayı göstermeleri ve somut adımları atmaları gereklidir.
Sonuç
Sonuç olarak Avrupa’nın iklim krizi artık sadece sıcaklıkların yükselmesiyle açıklanabilecek bir sorun değildir. Kıta aynı anda daha sıcak, daha kurak, daha yangına açık ve daha şiddetli yağışlara maruz kalmaktadır. Bu durum enerji, tarım, sağlık, ulaştırma, turizm, sigortacılık ve kamu bütçeleri arasında birbirini büyüten riskler yaratmaktadır. Avrupa genel olarak doğru çözüm yönüne gitmektedir. Emisyon azaltım hedefleri hukuken bağlayıcıdır, yenilenebilir enerji hızla büyümektedir, su dayanıklılığı, doğa restorasyonu ve iklim uyumu giderek daha merkezi hale gelmektedir. İklim politikasının sanayi, enerji güvenliği ve sosyal adaletle birlikte ele alınmaya başlanması da olumlu bir gelişmedir.
Bununla birlikte Avrupa’nın başarısı, yeni hedefler açıklamasından çok mevcut hedefleri yerel projelere, altyapı yatırımlarına ve günlük ekonomik kararlara dönüştürme kapasitesine bağlı olacaktır. Bir de tabii, atılan tüm bu olumlu adımları dünyaya yaymaları gerekmektedir. Bunun için belki de pek bir işe yaramayan mehter takımı gibi iki ileri bir geri giden COP zirvelerinin yerine çok daha etkin mekanizmalar kurup iklim kriziyle mücadelede ısrarcı duruşunu sergilemelidir.
Emisyonları hızla düşürmek, fiziksel dayanıklılığı artırmak ve dönüşümün maliyetini adil paylaşmak. Bu üç unsurdan biri eksik kaldığında ya iklim zararları büyüyecek, ya dönüşüm ekonomik olarak tıkanacak ya da toplumsal ve siyasi desteğini kaybedecektir. Avrupa’nın asıl sınavı hedef belirlemek değil, iklim politikası ile ekonomik ve toplumsal dayanıklılığı aynı anda gerçekleştirebilmektir.
Avrupa Birliği’nde atılacak tüm öncü adımlar ve bu adımların tüm dünyaya yayılması gezegenimizde iklim kriziyle mücadelenin sonucunu belirleyecektir.




