Dünya Kupası hüsranı

09/08/2026

Yorum Yok

222 Görüntülenme

13 dakika

24 yıl sonra zorlanarak çıktığımız Dünya Kupası bizim için tam bir hüsranla sonuçlandı. İlk 2 maçın ardından kupadan elenmesi kesinleşen birkaç takımdan biri olduk. Bu yazımda sürekli inişli çıkışlı performanslara tanık olduğumuz, sonu kötü biten Dünya Kupası serüvenimizi analiz edeceğim.

 

Birkaç ay önce Dünya Kupası’na 24 yıl sonra çıkışımızla ilgili bir yazı kaleme almıştım. https://serhansuzer.com/tr/federasyona-ragmen-turkiye-dunya-kupasinda/ linkinde okuyabileceğiniz bu yazımda özetle Türk Milli Futbol takımının zorlanarak da olsa Romanya ve Kosova’yı 1-0’lık skorlarla geçip 24 yıl sonra adını bir kez daha Dünya Kupası’na yazdırdığını söylemiştim. Yazının ilerleyen bölümlerinde şu temayı işlemiştim:

Bunu büyük başarı olarak lanse edenler, bu başarıyı üzerine alıp böbürlenenler, şahsen ve siyaseten kullananlar ve liyakatsizliklerini sevinirken bile gösterenlere tanık olduk. Dünya kupasına katılıyor olmamızın en önemli sebebi seneler sonra tekrar yakalayabildiğimiz başarılı bir neslin futbolcularıdır. Bu başarıyı milli bilincimize ve imajımıza ciddi zarar veren Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı ve adamlarına rağmen elde etmişlerdir.

Uyarı niteliğinde kaleme aldığım bu yazıda dile getirdiğim korkular maalesef gerçek oldu. Çok açık ve net bir şekilde kendini belli eden liyakatsizlik sonucunda Dünya Kupası Türk Milli Futbol takımı için tam bir fiyaskoyla sonuçlandı.

23 kupanın yalnızca 3’üne katılabildik

Halbuki bu katılımın değerini bilmemiz gerekiyordu. 1930 yılında Uruguay’da başlayan Dünya Kupası toplamda 23 kez düzenlenmiş ve Türk Milli Futbol takımı da son katılımımız dahil topu topu 3 kez Dünya Kupası’na katılabilmiştir. İlk katılımımız ta 1954 yılında İsviçre’de düzenlenen Dünya Kupası’nda gerçekleşti. Bu Dünya Kupası’nda grup aşamasında elenip hiçbir başarı elde edemedik. 2002 yılında ikinci kez katıldığımızda ise tek başarımızı dünya üçüncülüğü ile elde ettik. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Dünya Kupaları’ndaki tek başarımızı elde eden futbolcuların benim jenerasyonumdan olmaları da  benim için ayrı bir övünç kaynağı.

Bu son Dünya Kupası’nda ise kendi grubumuzda dünya şampiyonluğu elde etmiş İspanya’nın ardından ikinci olduk ve play-off sürecinde zorlanarak da olsa Romanya ve Kosova’yı 1-0’lık sonuçlarla zorlanarak eleyip Dünya Kupası’na katılmaya hak kazandık. Türkiye finallerde ABD, Avustralya ve Paraguay’ın bulunduğu D Grubu’na düştü.

Çoğunluk umutlu, ben endişeliydim

Bunu gördüğümüzde hepimiz umutlandık. Türkiye’de yaşayan birçok kişi Dünya Kupası’nın en kolay gruplarından birine düştüğümüzü düşünüyordu. Ülkede ABD ile grup liderliğinde çekişeceğimizi ve bizim grup lideri olarak çıkma olasılığımızın daha yüksek olduğuna dair fikir birliği vardı.

Böyle bir ortamda Dünya Kupası başlamadan birkaç hafta öncesinde spor hocamla bir gün hem spor yapar hem de sohbet ederken Enis Hoca’ya aynen şu sözleri aktardım: “Bence bu Dünya Kupası bizim için fiyaskoyla sonuçlanacak. Hiçbir umudum yok. Bu ortamda gruptan çıkmamız bile büyük başarı olur ama ben gruptan dahi çıkamayacağımızı düşünüyorum.” Kendisi buna şahit.

Fiyaskonun ayak sesleri…

Bunu genel tecrübeden oluşan hissiyatımla ve ülkenin durumunu çok iyi bilen biri olarak söylüyordum. Play off karşılaşmalarındaki düşük performansımız ve ruhsuz futbolumuz bana güçlü bir sinyal vermişti. Ayrıca yine aynı terane başlamıştı. Liyakatsizlik had safhada, Dünya Kupası başlamadan kendi kendimizi şişirmeye başlamıştık bile. Sanırsınız ki Dünya Kupası’nı kazanmaya gidiyoruz. Ülkede öyle bir rüzgar esiyordu.

Futbolcuların beyanatları, teknik direktörün görüşleri, ülke olarak klasik handikabımız olan tüm futbolcuları ve teknik heyeti şişirme ve tavana çıkarma hali, federasyon yöneticilerinin tavırları ve beyanatları… Bunların hepsi bir fiyaskonun yaklaştığını gösteriyordu ve maalesef öyle oldu.

Tam o dönemde ciddi yoğunluğumdan dolayı Türkiye’nin sırasıyla oynadığı Avustralya, Paraguay ve ABD maçlarından bir tek Paraguay maçını baştan sonra seyredebildim. Çünkü nikah telaşına düşmüştüm ve seyahatlerdeydim. Avustralya maçı oynandığında Brezilya’daydım ve sonrasında özetleri izledim. Paraguay maçını Brezilya dönüşü uçakta izleyebildim. ABD maçı da benim nikahımın olduğu günün sabahında oynandığı için yine izleyemedim, sonradan özetleri seyredebildim. İzlediğim Paraguay maçında ise rezalet oynadık.

Uçakta kopan gürültü!

Yorucu ve keyifli Brezilya seyahatinden sonra Rengin’le Sao Paolo – İstanbul uçağına binmiştik. Uçakta güzel bir film seyredip yemeğimizi yedikten sonra uykumuz geldi ve tam tatlı tatlı uyumaya başlamışken uçakta bir gürültü koptu. Büyük bir alkış, bağırış, çağırışlarla ikimiz de bir anda uyanıverdik. Gürültüyü koparan Brezilyalılardı. Uçağın zaten çoğunluğu Brezilyalılardan oluşuyordu. Açıkçası neler olduğuna anlam veremedim ve herhalde o dönemin psikolojisiyle bir Brezilyalı adamın Brezilyalı müstakbel eşine evlilik teklifi yaptığını düşündüm. Kendi kendime “Ne güzel. Allah mesut etsin” diyerek tekrar uyumaya daldım. 10 dakika sonra benzer bir bağırış ve çağırış kopunca başka bir şeyler olduğunu anladım. Bir anda ayaklandım, etrafa baktım ve uçaktaki Brezilyalıların tek tek veya bir yere toplanarak Brezilya Haiti maçını seyrettiklerini gördüm. Durum kaç kaç diye etraftakilere sorduğumda Brezilya’nın ilk yarıda 2-0 öne geçtiğini anladım. Çok geçmeden ilk yarıda üçüncü golü daha attılar. Yine benzer bir gürültü koptu, bense çok uykum olduğu için duruma alışmaya çalışarak kendimi uyumaya zorladım. Tabii bir anda Türkiye’nin de gruptaki ikinci maçını oynayacağını hatırladım ve yaklaşık 1,5 saat sonra bizim maçın başlayacağının farkına vardım. Dünya Kupası maçlarını yayınlayan kanalı da bulduktan sonra bizim maça kadar biraz daha kestireyim dedim ve tekrar uykuya daldım. Allah’tan Brezilya ikinci yarıda başka bir gol atmadı da rahat rahat 1-1,5 saat daha uyuyabildim.

Amaçsız bir saldırı görüntüsü

Vücudum benim çoğu zaman saat gibi çalışır. Türkiye maçı başlamadan tam 5 dakika öncesinde uyanıverdim. Biraz da kendimi zorlayarak uykudan uyandım. Bizim maçı açayım falan derken maçın başında yarı uykulu olduğum için Paraguay’ın ilk dakikalarda kaydettiği golü fark etmemişim. Kendime geldiğimde bir de baktım ki 1-0 yenik durumdayız. Gözlerime inanamadım ve kendi kendime “Allah Allah, ne zaman gol yedik?” dedim ve uykum yavaş yavaş açılmaya başladığında maça dahil oldum. Maç boyunca sayısız gol fırsatlarından faydalanamadık ancak maçın genelinde öyle kayda değer gol fırsatımız da olmadı. Türkiye saldırıyor ama amaçsız saldırıyor gibi bir görüntü vardı. Özellikle Deniz Gül ve Can Uzun’un girmesiyle yakaladığımız 2-3 net fırsatı da kaçırınca maçı kaybettik.

Rengin omzumda uyuduğu için maç boyunca tepkilerimi hep kısıtladım ve onu uyandırmamak için içimden söyleniyordum. Ancak Porto’da top koşturan Deniz Gül’ün maçın son dakikasında kale önünde kaçırdığı net golden sonra artık dayanamayıp dizime vurdum ve bu hareketimle Rengin uyanıverdi ve maçın uzatma dakikalarını benimle birlikte seyretti. Tabii Paraguay gibi hiçbir iddiası olmayan ve takım halinde defans yapmaktan başka bir meziyeti bulunmayan bir takıma yenildiğimize o da inanamadı. Bu yenilgi bizim için çok ağır oldu çünkü Avustralya maçından sonra bu ikinci maçı da kaybedince Dünya Kupası’ndan elenmemiz kesinleşti.

En kötü birkaç takımdan biri olmak

Bu derin üzüntüyle tekrar uyumaya çalıştım ama ne yalan söyleyeyim canım çok sıkıldığı için doğru düzgün tekrar uyuyamadım. Sonuçta 24 sene sonra Dünya Kupası’na katılıyorsun, Paraguay gibi bir takıma yenilip grup maçlarında turnuvadan eleniyorsun ve turnuvada en kötü performans gösteren birkaç takım arasında yer alıyorsun.

Gruptaki son ABD maçımız da nikah günümde olduğu için seyretmedim, zaten seyretmenin de pek bir anlamı kalmamıştı. Allah’tan son maçımızda grup liderini yenerek prestijimizi biraz olsun kurtardık.

İyimser bir perspektiften bakarsak Türkiye’nin 2026 Dünya Kupası performansı sonuç açısından başarısız, fakat turnuvaya dönüş ve son maçta gösterilen reaksiyon açısından tamamen değersiz sayılamayacak bir performanstı. En büyük hayal kırıklığı, 48 takımlı yeni formatta gruptan çıkma eşiğinin görece düşük olmasına rağmen Türkiye’nin bunu başaramamasıydı. ABD’yi yenmek güçlü bir sinyal verdi ama hiçbir değeri olmadı, sonuçta Dünya Kupası’na grup aşamasında veda etmiş olduk.

Türkiye D Grubu’nu 3 maçta 1 galibiyet, 2 mağlubiyet, 3 puan ve -2 gol averajıyla son sırada tamamladı. ABD 6 puanla lider, Avustralya ve Paraguay 4’er puanla ikinci ve üçüncü oldu. Üstelik Paraguay üçüncü sıradan son 32 turuna yükseldi. Yani Türkiye’yi elemeden ayıran şey aslında tek bir puandı.

Tabii klasik bir Türkiye performansına tanık olduk. Tutarsızlığımızla grubun zayıf takımlarına yenilirken grup liderini yendik ama bir şeye yaramadı.

Asıl problem ilk iki maçtı

İlk iki karşılaşma sonucunda turnuvadan elenişimiz kesinleşti.

Avustralya 2-0 Türkiye
Türkiye 0-1 Paraguay

İki maç, 0 puan ve 0 gol. Eksi 3 averaj.

Özellikle Avustralya karşılaşması büyük fırsat kaybıydı. Türkiye turnuva öncesinde yüksek seviyede oyunculara sahip olduğu için gruptan çıkabilecek kaliteye sahip görünüyordu. Buna rağmen ilk maçta Avustralya’ya 2-0 yenildi. Ardından Paraguay karşısında çok erken yenilen golün cevabı bulunamadı.

Buradaki en rahatsız edici istatistik bence şu: 180 dakika ve toplam 62 kaleye şut → 0 gol.

Bu kadronun hücum yeteneği düşünüldüğünde Dünya Kupası seviyesinde Türkiye’nin en büyük başarısızlığı buydu.

ABD maçındaki cesaret en başta lazımdı

Son maç ise çok farklıydı. Türkiye, ev sahibi ve grubun lideri ABD’yi 3-2 mağlup etti. Böylece 2002’den sonra çıktığı ilk Dünya Kupası’ndan en azından önemli bir galibiyetle ayrıldı. Fakat bu maçın bıraktığı duygu biraz buruktu.

Son karşılaşmadaki cesaret ve hücum üretimi daha önce gösterilebilseydi tablo çok farklı olabilirdi. Türkiye’nin 4 puana ulaşması dahi gruptan çıkma ihtimalini ciddi biçimde değiştirecekti; nitekim Paraguay 4 puanla üçüncü olup son 32’ye kaldı. Örneğin Paraguay’a bir gol daha atabilsek, Paraguay’ın yerine biz bir üst tura çıkacaktık.

Türkiye 24 yıl sonra Dünya Kupası’na döndü; ama 1954 ve 2002’den sonraki üçüncü katılımında yine grup aşamasında elendi. Üstelik 2026’daki 48 takımlı formatta 12 grubun ilk ikisinin yanında en iyi sekiz üçüncü de son 32’ye yükseliyordu. Türkiye buna rağmen 32 takım arasına giremedi.

Bence Montella açısından eleştirilmesi gereken temel konu da bu: Eldeki hücumcu kalitesi ile sahadaki hücum üretimi arasındaki fark.

2002 gibi unutulmaz bir başarı değil; 1954 gibi sadece katılım hikâyesi de değil. Potansiyelinin altında kalmış, gruptan çıkmayı kaçırmış ama ABD galibiyetiyle gelecek için güçlü bir “acaba” bırakmış bir Dünya Kupası.

Gruptan çıksak çeyrek finale kadar yolu vardı

Ve belki Türkiye açısından turnuvanın en can sıkıcı özeti şu: Grup aşamasında 4 puan alan Paraguay turnuvaya devam etti ve son 32’de Almanya’yı penaltılarla eleyerek büyük bir sürprize imza attı. Türkiye’nin yalnızca bir puan gerisinde kaldığı takımın sonrasında bunu yapması, kaçırılan fırsatın büyüklüğünü daha da açık hale getiriyor.

Ama bence bundan da daha can sıkıcı kısmı şu: ABD yerine grup lideri olarak grubumuzdan çıkmayı başarsaydık (ki ABD’yi yenmiş bir takım olarak bunu yapabileceğimizi gösterdik) o zaman Türkiye’yi nispeten kolay eşleşmeler bekliyordu. Türkiye en azından çeyrek finale çıkabilirdi.

Bu söylediğimi size daha net anlatabilmek için şunu belirtmek isterim:

Gruptan çıktıktan sonra ABD Bosna Hersek’le eşleşti. Bosna Hersek’i rahat eleyebilirdik. Sonrasında Belçika’yla eşleşti. Belçika da eski gücünde değil. Belçika’yı da eleyebilirdik. Belçika’yı eledikten sonra İspanya’yla karşılaşırdık. İspanya’yı eleme ihtimalimiz çok düşüktü. Muhtemelen çeyrek finalde elenirdik. Ancak çeyrek finalde kupayı kazanmış İspanya’ya elenmiş olmak bile başarı sayılırdı. Bu moralle bir sonraki Dünya Kupası’na moral ve motivasyonumuz yüksek bir şekilde katılabilirdik. Bu psikolojik faktörler önemlidir.

Nedenler ve çözümler

Her yazımda olduğu gibi neden başarılı olamadığımızı ve neler yapılabileceğini aşağıda aktarmak isterim:

1) Teknik direktör Montella’nın yanlış takım seçimleri: Montella kadro seçimlerinde sanki sürekli dışarıdan müdahale varmış gibi bir görüntü verdi. Özellikle ilk 2 maçta akıl ve mantık dışı ilk 11 sahaya sürdü. Örneğin takımda başka forvetler varken kanat oyunucusu Kerem Aktürkoğlu’nu forvet pozisyonunda oynatması bariz hatalı bir karardı. Montella, yanlış kadro seçimlerini Paraguay maçının son dakikalarında ve ABD maçında düzeltti ve Türkiye arzu edildiği gibi atak futboluyla en azından turnuvanın başlarında gösterdiği sönük futbolun ilerisine geçebildi. O kıvılcımı turnuvadaki son 100 dakikamızda biraz olsun görebildik. Ama artık çok geçti, atı alan Üsküdar’ı çoktan geçti ve milli takımımız ilk 2 maç sonucunda turnuvadan elendi.

2) Federasyonun liyakatsizliği: Daha önce federasyonla ilgili bir yazı kaleme almıştım: https://serhansuzer.com/tr/federasyona-ragmen-turkiye-dunya-kupasinda/ Bu yazıda kaleme aldıklarımı tekrarlamayacağım. Sadece yabancı dil konuşmayan ve futboldan anlamayan federasyon başkanı, hırsları akıllarının önüne geçmiş yöneticiler ve fanatik taraftar gibi davranan federasyon yetkilileri Türk futbolunun potansiyelini sınırlıyor. Türkiye Futbol Federasyonu’nu komple değiştirmek gerekiyor.

Esasında böyle bir başarısızlıktan sonra normal bir ülkede federasyon başkanı ve teknik direktör istifa eder, ancak bizde özellikle 2000’li yıllarda oluşmuş bu rezil kültür nedeniyle bunun tam tersine tanık oluyoruz. Başarısız olan koltuğa daha sıkı bağlanıyor ve o koltukta kalabilmek için her şeyi yapıyor.

3) Hatalı iç saha seçimi pahalıya patladı: Federasyon kamp merkezi olarak Mesa, Arizona’yı seçti. 45 derece sıcaklıklara kadar çıkan çöl iklimine sahip Arizona, hem sıcak havadan hem de seyahat mesafelerini artırmış olmasından dolayı takımın performansını ciddi etkiledi. Bir başka deyişle, liyakatsiz federasyon yöneticilerinin yaptığı bir başka büyük hata, takımın performansının düşmesine yol açtı. Bu tip organizasyonları deneyimli ve dünya görüşü yüksek, kültürlü dünya vatandaşlarına emanet etmek gerekiyor. Bu kişilerin de işlerini iyi yapmak için gerekirse kamp merkezlerini önceden tek tek gezmeleri gerekiyordu.

4) Futbolcuların fazla hava atma eğiliminde olması: Dünya Kupası başlamadan bir baktık, futbolcular saçlarını farklı şekilde kestirmeye ve sosyal medyada şımarık şımarık paylaşımlar yapmaya başladılar. Tüm Türkiye’de futbolcuları şişirecek reklam kampanyaları da eklenince bu şımarıklığın boyutu çok büyüdü ve sonunda dersimizi sahada Avustralya ve Paraguay gibi çok daha düşük kariyerli futbolculardan oluşan takımlara yenilerek aldık. Turnuva öncesi şımarıklık eğilimi gösteren futbolcuları kadroya almamak gerekiyor.

5) Savaşamayan takım görüntüsü: Takımımızın teknik kapasitesi Dünya Kupası’na katılan birçok takıma göre belki daha yüksekti ama savaşmayınca olmuyor. Futbol artık bireysel teknik üzerinden yapılan bir spor dalından çıkalı çok oldu. Hem tüm takımın kollektif olarak savaşması ve çok çalışması hem de kollektif olarak birlikte hareket etmeleri gerekiyor. Bunu başaran İspanya Dünya Kupası’nı hak ederek kazandı. Kadroya başarıya aç, savaşmaktan çekinmeyen, yüksek karakteri olan futbolcuları dahil etmek gerekiyordu.

6) Takım kaptanı Hakan Çalhanoğlu: Ben Hakan Çalhanoğlu’nu bir türlü anlayamadım. Futbol altyapısı ve başarılı kariyeri var ancak dışarıdan hep gruplaşmayı tetikleyen bir karakteri varmış gibi görünüyor. Bir de bence sahada çok yavaş kalıyor. Bir futbol kulübü başkanı olsam Hakan’ı kesinlikle takımımda görmek istemezdim. Milli takımın kaptanının bence takıma pozitif bir katkısı olmadığı gibi, o oyundayken milli takım adeta el freni çekik giden araba görüntüsü veriyor. Hakan’ın bence artık kadroya çağrılmaması gerekiyor. Yeteri kadar hizmetini yaptı, kendisine teşekkür ederiz.

7) Kerem Aktürkoğlu faktörü: Kerem Aktürkoğlu hızlı fuleli ve karşı tarafı yıpratan bir kanat oyuncusu olarak Galatasaray ve Benfica’da güzel işler yaptı. Ancak Fenerbahçe’ye döndükten sonra kariyeri baş aşağıya gitti. Bir de tabii Benfica’daki durumunu bilmiyorum ama Türkiye’de oynadığı tüm takımlarda takım içini karıştıran, sürekli olay çıkaran ve ciddi egosu olan bir karakter ortaya koydu. Kerem Aktürkoğlu gibi takım içi tartışmalara sebebiyet veren bir futbolcuyu forvet pozisyonunda sahaya sürmenin hiçbir manası yoktu. Tabii en önemlisi, Kerem takımın ayarını bozabilen bir karaktere sahip. Manevi anlamı yüksek olan milli takımın kadrosuna Kerem karakterinde bir futbolcunun kesinlikle alınmaması gerekiyor.

8) Kaleci Uğurcan Çakır’ın formsuzluğu: Uğurcan bana göre şu anda Türk kaleciler arasında tartışmasız en iyisi. Ancak Uğurcan formda olduğu zaman takıma çok önemli katkılar verebiliyor. Formsuz olduğunda da tam tersi oluyor. Rahat gol yiyebiliyor. Nedendir bilinmez (ben saat farkından dolayı jet lag olmuş diye duydum) Dünya Kupası’nda çok formsuzdu ve neredeyse gelen her topu içeri aldı. Bu araştırılmalı ve bir daha böyle bir formsuzluğun ortaya çıkmaması için gerenler yapılmalı.

9) Turnuva öncesi takımı milletçe fazla şişirmiş olmamız: Ortaya çıkabilecek bir başarıdan nemalanmak için büyük firmalar sürekli reklam yaptı. Klasik Türk mantalitesiyle yine kendi kendimizi şişirip durduk. Bu şişirmelerin de bir sınırı ve kontrolü olması gerekiyor. Benzer şekilde sosyal medyadan da futbolculara sürekli giden mesajlar aşırı motivasyonun ve kafaların karışmasındaki bir başka etken. Bu aşırı motivasyon profesyonel sporculara iyi gelmiyor. Aşırı reklamı, şişirmeleri ve sosyal medya müdahalelerini engelleyecek önlemler alınmalı. Başarı geldiği takdirde reklamlar ve sosyal medyada etkileşim serbest olabilir ancak önemli turnuvalar öncesinde kafaların karışmasının önüne geçmek şart.

Umarım bir sonraki Dünya Kupası’na kadar gerekenler yapılır ve 2030 yılında düzenlenecek Dünya Kupası’na öncelikle tekrar katılmaya hak kazanır, sonrasında da tarihi bir başarıya imza atarız.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir