Kopenhag: Tasarım, lezzet ve sadelik

31/08/2026

Yorum Yok

321 Görüntülenme

15 dakika

Rengin ile yoğun iş temposunun içinde fırsat buldukça kendimize birkaç günlük küçük molalar yaratmayı ve özellikle uzun hafta sonlarını yeni şehirler keşfederek değerlendirmeyi seviyoruz. Bazen daha önce hiç görmediğimiz bir yere gidiyoruz, bazen de sevdiğimiz bir şehre yeniden dönüp bu kez beraber keşfetmenin tadını çıkarıyoruz.

Bu kez rotamızı, Rengin’in Avrupa’da en sevdiği şehirlerden biri olan Kopenhag’a çevirdik.

Kopenhag birkaç günlük bir kaçamak için gerçekten çok güzel bir şehir. Büyük Avrupa başkentlerinin telaşından uzak ama kültür, gastronomi, mimari ve tasarım açısından son derece zengin. Üstelik şehir kompakt olduğu için birkaç gün içinde yürüyerek ya da bisikletle birçok farklı bölgesini keşfetmek mümkün.

Şehre geldiğiniz andan itibaren dikkatinizi çeken ilk şeylerden biri hayatın sakin ve düzenli akışı oluyor. Bisikletliler, geniş kaldırımlar, su kenarındaki yaşam, küçük kafeler, iyi restoranlar ve her köşede karşınıza çıkan tasarım detayları Kopenhag’ın günlük hayatının doğal bir parçası.

Burada tasarım yalnızca müzelerde ya da ünlü mobilyalarda karşınıza çıkmıyor. Mimariye, restoranların iç mekânlarına, mağaza vitrinlerine, sokaklara ve hatta insanların giyim tarzına kadar şehrin tamamına yayılmış durumda.

Belki de Kopenhag’ı bu kadar sevilebilir yapan şey tam olarak bu: Hiçbir şey fazla gösterişli değil ama neredeyse her şey özenli.

Şehir ritminizi yavaşlatıyor

İnsanların sadeliği, şehrin düzeni ve bisiklet üzerine kurulu günlük yaşamı ilk saatlerden itibaren kendi temposunu size de geçiriyor. Bir süre sonra siz de taksiye binmek yerine yürümeyi, bir yerden diğerine hızla geçmek yerine yol üzerindeki küçük dükkânlara bakmayı ve şehri biraz daha yavaş yaşamayı tercih ediyorsunuz.

Biz de bu uzun hafta sonuna tam olarak böyle başladık: lezzetli yemekler, uzun yürüyüşler, göze hitap eden tasarım, sade ve fonksiyonel mimari ve mümkün olduğunca Kopenhag’ın günlük hayatına karışmak…

1. Gün | Restobar ve Kopenhag’la ilk tanışma

Bir tarafta köklü İskandinav tasarım geleneği, diğer tarafta yeni nesil mimari ve şehir planlaması var. Bunların arasına son yıllarda dünyanın en çok konuşulan gastronomi sahnelerinden biri de eklenince Kopenhag birkaç günlük bir seyahatte bile insana çok fazla şey veren bir şehir haline geliyor.

Bizim planımız da şehri bir yapılacaklar listesiyle tüketmekten çok; iyi yemek, bol bol yürümek, tasarım ve mimariye zaman ayırmak ve Kopenhag’ın günlük ritmine biraz karışmaktı.

İlk akşama da buna uygun şekilde, bavulları bıraktıktan sonra Restobar ile başladık…

Restobar’ın rahat ama özenli atmosferi ilk akşam için oldukça doğru bir seçimdi. Menüden seçim yaparken ağırlığımızı deniz ürünlerine verdik. Kopenhag gibi denizle ilişkisi güçlü bir şehirde seyahate böyle başlamak da ayrıca hoşumuza gitti.

Kopenhag’da daha ilk akşam fark ettiğimiz şeylerden biri de restoranların yemek kadar şarap seçkilerine de önem vermesiydi.

İz bırakan fıstıklı dondurma

Genel olarak lezzetli ve doyurucu bir yemek yedikten sonra gecenin sonunda ise bizi asıl şaşırtan küçük bir detay vardı: Benim de her zaman favori tatlım olan; dondurma.

Yemek sonrasında sunulan farklı dondurmalar arasından fıstıklı olan, gecenin tartışmasız favorilerinden biri oldu. Yoğun kavrulmuş fıstık aroması ama bir o kadar dengeli ve hafif dokusuyla, güzel bir yemeğin ardından aklımızda kalan son lezzet oldu. Baba tarafı Antepli olan biri için kaliteli fıstıkla yapılmış dondurmayı Danimarka’da tadımlamak benim için hoş bir sürpriz oldu.

Düzenin doğallığı

Restobar’dan çıktıktan sonra otelimize yürümeyi tercih ettik. Hava serin ancak yürümek için çok keyifliydi… Aslında şehri ilk kez tanımak için yaptığımız en iyi şeylerden biri de buydu.

Kopenhag sokaklarında yürüdükçe ilk dikkatimi çeken şey şehrin düzeni ve sakinliği oldu. Fakat buradaki düzen, insana fazla kontrollü veya steril hissettiren türden değil. Her şey oldukça doğal bir akış içerisinde.

Bir diğer dikkat çekici konu elbette bisiklet kültürü. Burada bisiklet sportif veya alternatif bir ulaşım biçimi olmaktan çok, günlük hayatın doğal bir parçası. İşe giden de akşam yemeğine yetişen de alışveriş yapan da bisiklet üzerinde. Şehrin altyapısı da buna göre şekillenmiş durumda. En önemlisi de şehrin trafiğine karışan herkes hep bir saygı, disiplin ve empati içerisinde bu akışı sağlıyorlar.

Bizdeki gibi kaldırımdan giden, yayaların üzerine süren, ciddi gürültü kirliliğine sebep olan, arabaların kör noktalarından aniden çıkıp büyük kaza riski yaratan ve tüm bu eşkıyalığı yaptıktan sonra da yolunda düz ilerleyen arabalara el kol hareketleri yapıp hakaret eden edepsiz motorculara asla rastlamıyorsunuz.

İnsanların sadeliği de şehrin karakteriyle inanılmaz uyumlu. Giyim tarzlarından mağaza vitrinlerine, kafelerden mimariye kadar hiçbir şey kendini göstermek için fazla çaba harcamıyor. Buna rağmen, belki de tam olarak bu nedenle, her şey son derece estetik ve abartısız görünüyor.

İyi bir yemek, güzel bir beyaz şarap, fıstıklı dondurma ve ardından Kopenhag sokaklarında uzun bir yürüyüş…

Şehirle tanışmak için bundan daha iyi bir ilk akşam düşünemezdik.

2. Gün | Danimarka kahvaltısı ile güne başlamak

İkinci günümüze Kopenhag’ın en popüler kahvaltı adreslerinden biri olan Atelier September ile başladık.

Burası artık şehre gelenlerin klasikleşmiş duraklarından biri. Günün neredeyse hangi saatinde giderseniz gidin kapısında sıra görmeniz mümkün. Ancak içerideki atmosfer ve kahvaltı için biraz beklemeye kesinlikle değer.

Atelier September’ın sevdiğimiz tarafı, aslında Kopenhag’ın genel yemek kültürünü de çok güzel yansıtması. Danimarka kahvaltısında iyi ekmek, tereyağı, peynir, yumurta ve mevsimsel ürünler gibi oldukça basit malzemeler ön planda. Menüsünde ‘breakfast plate’, ‘granola ve meyveler’, ‘avocado mad’ gibi artık mekânla özdeşleşmiş tabaklar bulunuyor.

Mekânın kendisi de bunun devamı gibi. Doğal ışık, sade mobilyalar, çiçekler ve fazla tasarlanmış hissi vermeyen ama her detayının aslında çok iyi düşünüldüğü bir iç mekân…

Bizim kahvaltıdaki favorimiz ise kesinlikle badem unlu yaban mersininden yapılmış pancake oldu. Kopenhag’a yolunuz düşerse ve Atelier September’a giderseniz bizim öneri listemizin ilk sırasında.

Kahvaltının ardından yürüyerek günün asıl duraklarından birine geçtik.

Designmuseum Danmark

Atelier September’dan sonra Tasarım Müzesi’ne (Designmuseum Danmark) yürüdük.

Rengin’in tasarıma olan özel ilgisini ve Gajah’ı bilenler buranın programımızda olmasına şaşırmayacaktır. Üstelik kendisi müzeyi daha önce de ziyaret etmişti. Buna rağmen ikinci kez burada olmak onu en az ilk ziyaretindeki kadar mutlu etti.

Benim de hoşuma giden tarafı bu oldu. Bazı müzeler bir kere gezilip bitirilecek yerler değil; özellikle tasarımla profesyonel olarak ilgileniyorsanız, farklı dönemlerde tekrar geldiğinizde başka detaylar görüyorsunuz. Müzelerdeki değişlikleri de fark edebiliyorsunuz.

Tasarım Müzesi, Danimarka tasarım tarihini anlamak için şehirdeki en önemli adreslerden biri. Mobilyadan seramiğe, tekstilden cam ve endüstriyel tasarıma uzanan geniş bir koleksiyon var.

Özellikle Danish Modern döneminin mobilyalarını yakından görmek çok etkileyici. Hans J. Wegner, Finn Juhl, Arne Jacobsen, Poul Kjærholm ve Verner Panton gibi bugün hâlâ tasarım dünyasına yön veren isimler üzerinden Danimarka tasarımının neden bu kadar zamansız kaldığını daha iyi anlıyorsunuz.

Rengin doğal olarak mobilyaları biraz daha farklı bir gözle inceliyor. Bir sandalyenin yalnızca formuna değil; birleşim detayına, kullanılan ahşaba, oranlarına, deri uygulamasına ve işçiliğine uzun uzun bakabiliyor. Dolayısıyla burada birkaç saat geçirmek bizim için klasik bir müze ziyaretinden biraz daha fazlası.

Tasarıma farklı açılardan bakmak

Müze mağazası da ziyaretin en keyifli bölümlerinden biriydi. Tasarım ve mimarlık üzerine dergi ve yayınlardan küçük bir seçki yaptık. Rengin’in seçimleri daha çok mobilya, obje ve tasarım dünyasına odaklanırken, benim ilgimi özellikle geleceğin şehirleri, yeni nesil mimari ve şehir planlaması üzerine olan yayınlar çekti. Kentlerin gelecekte nasıl dönüşeceği, sürdürülebilirlik, kamusal alanların kullanımı ve yeni nesil yapıların şehir yaşamıyla kurduğu ilişki üzerine kitap ve dergiler benim için oldukça ilham vericiydi.

Aslında yaptığımız bu küçük alışveriş de ikimizin tasarıma farklı noktalardan nasıl baktığını güzel özetliyordu. Rengin daha çok ürün, malzeme, form ve detaylarla ilgilenirken; ben tasarımın daha büyük ölçekte, şehirlerin ve gelecekteki yaşam biçimlerinin şekillenmesinde nasıl bir rol oynayabileceğine bakıyorum.

Seyahatlerden yanımızda getirdiğimiz bu tarz yayınları da seviyoruz. Eve döndükten sonra tekrar açıp baktığımızda yalnızca ziyaret ettiğimiz şehri hatırlatmıyor; bazen ileride üzerinde düşüneceğimiz bir proje ya da fikir için de başlangıç noktası olabiliyorlar.

Kopenhag’da yağmurlu bir gün

Günün devamında hava zaman zaman oldukça yağmurluydu. Fakat Kopenhag’la ilgili sevdiğimiz şeylerden biri de tam olarak buydu: Gri hava şehri kasvetli yapmıyor.

Yağmur yağmasına rağmen sokaklarda hayat devam ediyor. İnsanlar bisikletlerine biniyor, kafeler dolu, herkes yürümeye devam ediyor. Bir de tabii yeni şeyler denemeyi seven bir çift olarak bir gün önce satın aldığımız, fırtınaya dayanıklı özel şemsiye (storm umbrella) Senz’i test etmiş olduk. İlk açtığınızda şekilsiz gibi görünen bu ikonik şemsiye hakikaten çok sert rüzgarlarda bile ters dönmüyor. Araştırmalarıma göre aerodinamik tasarıma sahip bu şemsiyenin 80 km hızdaki rüzgara dayanıklı yapısı var.

Kopenhag, yağmurlu ve rüzgarlı havada bile insana sıkıcı gelmeyen şehirlerden biri. Hatta biraz yağmur, biraz müze ve aralarda yapılan uzun yürüyüşler şehrin ruhuna oldukça yakışıyor.

Kødbyens Fiskebar’da akşam yemeği

İkinci günün akşamında ise Rengin’in Kopenhag’daki favorilerinden biri olan Kødbyens Fiskebar’a gittik.

Eski Meatpacking District bölgesinde yer alan restoran, özellikle balık ve deniz ürünleri sevenler için bizim Kopenhag listemizin en güçlü adreslerinden biri.

Rengin burayı daha önce de bildiği için bu akşam yemeği seyahatin başından beri programımızdaydı.

Masaya gelenler arasında iki favorimiz vardı.

İlki kesinlikle Mackerel Skagerrak, yani Skagerrak usulü hazırlanan uskumru, ikinci ise kalkan balığı oldu.

Ürün hep başrolde

Fiskebar’da en sevdiğimiz yaklaşım, iyi bir deniz ürününün lezzetini gereksiz müdahalelerle geri plana atmaması. Ürün başrolde kalıyor; eşlik eden tatlar ise onu tamamlıyor. Özellikle kalkan balığı, seyahatin ilk iki gününde yediğimiz en iyi tabaklardan biriydi.

Restoranın bulunduğu Kødbyen bölgesinin atmosferi de akşam yemeğine ayrı bir karakter katıyor. Bir zamanlar şehrin et endüstrisinin merkezi olan bölgenin bugün restoranlar, barlar ve yaratıcı mekânlarla yaşayan bir yere dönüşmesi Kopenhag’ın eski ile yeniyi bir arada kullanma biçiminin güzel örneklerinden biri.

İkinci günün sonunda Kopenhag hakkında ilk düşüncelerim de iyice şekillenmeye başlamıştı.

Bu şehir yalnızca iyi tasarımın ya da iyi restoranların bulunduğu bir yer değil. Tasarım, yemek, mimari ve günlük yaşam burada birbirinden ayrı şeyler gibi hissettirmiyor.

Hepsinin arkasında benzer bir düşünce var:

Daha az ama daha iyi. Sade ama karakterli. İşlevsel ama estetik. Kopenhag’ı bu kadar keyifli yapan tam olarak bu denge.

3. Gün | Tivoli Gardens

Üçüncü gün rotamızı Tivoli Gardens’a çevirdik.

Araştırdığım kadarıyla Tivoli’nin hikâyesi 1843 yılına kadar uzanıyor. Georg Carstensen tarafından kurulan ve 15 Ağustos 1843’te kapılarını açan Tivoli, bugün hâlâ faaliyette olan dünyanın en eski eğlence parklarından biri. Üstelik burası klasik anlamda yalnızca oyuncakların ve eğlence ünitelerinin olduğu bir lunapark değil; bahçeleri, mimarisi, restoranları, konserleri ve gösterileriyle Kopenhag’ın kültürünün de önemli bir parçası.

Tivoli ile ilgili en ilgimizi çeken hikâyelerden biri de Walt Disney’in buradan ilham almış olmasıydı. Disney, Disneyland’i yaratma sürecinde Tivoli’yi ziyaret etmiş ve parkın atmosferinden, detaylarından ve insanlara yaşattığı deneyimden etkilenmiş. Tivoli’nin resmi tarihçesinde de Disney’in parkı Disneyland’in 1955’teki açılışından hem önce hem de sonra ziyaret ettiği anlatılıyor.

İçeri girdiğinizde nedenini anlamak aslında çok zor değil.

Çocukluğa döndüren atmosfer

Tivoli’nin en güzel tarafı, tarihi dokusunu korurken kendisini güncel tutmayı başarması. Bir tarafta 1874 tarihli Pantomime Theatre, diğer tarafta 1914’ten beri hizmet veren tarihi ahşap ‘roller coaster’; biraz ileride Japon Pagodası, göl, bahçeler ve Nimb’in oldukça karakteristik mimarisi…

Her şey bir arada ama hiçbir şey birbirini rahatsız etmiyor. En çok hoşuma giden kısmı da içeri girer girmez ne kadar yetişkin olursanız olun çocukluğunuza dönüyorsunuz. Darısı kendi çocuklarımızla Tivoli’yi ziyaret etmemizin başına.

Bence burayı özel yapan da tam olarak bu. Çocuklarla gidilen klasik bir eğlence parkı olmanın çok ötesinde; yetişkin olarak da sadece yürümek, bahçeleri görmek, bir şeyler yemek ve parkın atmosferini yaşamak için birkaç saatinizi rahatlıkla ayırabileceğiniz bir yer.

Tivoli’de öğle yemeği için ise Kopenhag’ın artık oldukça bilinen burger adreslerinden Gasoline Grill’i tercih ettik.

‘Burger katedrali’ konsepti…

Gasoline Grill’in Tivoli şubesi 2021 yılında açılmış. İlginç olan, restoranın bulunduğu yapının daha önce park içerisindeki bir eğlence ünitesi için kullanılmış olması. Sonrasında Kopenhag merkezli Archival Studies tarafından dönüştürülmüş ve tasarımında bir nevi “burger katedrali” fikrinden yola çıkılmış.

Kopenhag gastronomisi denildiğinde akla çoğunlukla fine dining ve Michelin yıldızlı restoranlar geliyor ama şehir aynı zamanda çok iyi hazırlanmış günlük yemekler konusunda da oldukça başarılı. Gasoline Grill bunun en iyi örneklerinden biri. Menü çok komplike değil; iyi malzeme, iyi ekmek ve doğru pişirilmiş bir burger üzerine kurulu.

Önceki iki gün daha uzun kahvaltılar ve deniz ürünleri ağırlıklı akşam yemekleri tercih ettiğimiz için, Tivoli’nin içinde burger yemek de seyahatin güzel ve daha rahat molalarından biri oldu.

Tivoli’de tabii ki sadece yürüyüp etrafı izlemekle kalmadık. Bir ara klasik balon ve dart oyunlarından birine denk geldik ve Rengin şansını denemek istedi. Dört dart hakkı vardı; dördünü de dört ayrı balona isabet ettirdi.

Öne çıkan yerel markalar

Tivoli’den çıktıktan sonra Kopenhag’ın merkezine doğru yürüyüp şehrin en bilinen alışveriş caddesi Strøget ve çevresini gezdik.

Kopenhag’da alışverişin güzel tarafı, uluslararası markaların yanında Danimarka’ya özgü tasarım markalarının da şehir merkezinde çok görünür olması. Özellikle mobilya, ev aksesuarı, aydınlatma ve günlük yaşam ürünlerinde o sade İskandinav tasarım dilini hemen her yerde görmek mümkün.

Bizim duraklarımızdan biri de HAY House oldu. Kopenhag’a tasarım mağazalarını gezmek ayrı bir keyif; yalnızca bakmakla kalmayıp evimiz için birkaç parça da aldık. Seyahatlerden eve küçük şeyler taşımayı seviyoruz. Sonrasında evin içinde kullandığımızda hem o şehri hem de seyahatin küçük anlarını hatırlatıyorlar.

HAY’in ardından çevredeki Danimarkalı markaları ve tasarım mağazalarını dolaştık. Kopenhag’da bunu yapmak başlı başına küçük bir tasarım turuna dönüşüyor. Mobilyadan seramiğe, ev aksesuarlarından moda markalarına kadar şehirde Danimarka tasarım ruhunu aynı alan içerisinde görmek mümkün.

Çok uzun bir alışveriş yapmak yerine birkaç sevdiğimiz mağazaya girip, Kopenhag’a özgü markaları keşfederek kısa bir alışveriş yaptık. Zaten şehirde en keyif aldığımız şeylerden biri de buydu: Bir müzeden çıkıp tarihi bir eğlence parkına, oradan yürüyerek bir tasarım mağazasına geçebiliyor ve bütün bunları yaparken şehri yaşamaya devam edebiliyorsunuz.

Tivoli gezisi, şehirde yaptığımız uzun yürüyüş ve küçük alışveriş turumuzun ardından otele dönüp biraz dinlendik.

Doğaçlamaya açık menüsüyle Bar Amore

Akşam için tercihimiz Bar Amore oldu.

Frederiksberg’de bulunan Bar Amore, daha içeri girdiğimiz anda sıcak ve sade atmosferiyle sevdiğimiz yerlerden biri oldu. Gösterişli olmadan karakterli olmayı başaran, Kopenhag’da sıkça karşılaştığımız o rahat ama özenli mekânlardan. İtalyan ve özellikle Napoli mutfağından ilham alan menüsünde klasik bir başlangıç-ana yemek düzeni yerine, masaya farklı tabaklar söyleyip paylaşabileceğiniz daha özgür bir yaklaşım var.

Biz de gecemizi birkaç başlangıç ve mekânın kendine özgü makarnalarından seçerek, güzel bir şarap eşliğinde uzun uzun sohbet ederek geçirdik. Özellikle makarnaları, basit görünen ama malzemesi ve lezzet dengesi çok iyi düşünülmüş tabaklardı. Şarap seçkisi de ağırlıklı olarak İtalya ve Fransa’dan gelen üreticilerden oluşuyor ve menünün önemli bir parçası.

Sıcak sohbetler ve selamlaşmalar

Kopenhag seyahatinde fark ettiğimiz ve en sevdiğimiz şeylerden biri de insanlarla iletişim kurmanın ne kadar kolay olduğuydu. Restoranlarda, barlarda ya da gün içinde uğradığımız yerlerde bir şekilde yanımızdaki masayla, çalışanlarla veya tanıştığımız insanlarla sohbet etmeye başladık.

Belki bizim seyahat etme şeklimizle de ilgili ama Kopenhag’ın sosyal tarafı bize oldukça doğal geldi. İnsanlar mesafeli gibi görünseler de sohbet başladığında son derece sıcak ve samimilerdi. Birkaç gün daha kalsak burada küçük bir arkadaş topluluğu kurabilirdik.

Üç günlük bir seyahatin sonunda farklı yerlerde selam verecek insanların oluşması, Kopenhag’dan anılarımızdaki en güzel hislerden biri oldu.

4. Gün | Son bir Kopenhag yürüyüşü

Dönüş uçuşumuz akşam saatlerinde olduğu için son günü de acele etmeden değerlendirmek istedik.

Sabah lokal bir kafeden kahvelerimizi alıp yine yürümeye başladık. Kopenhag’da geçirdiğimiz birkaç günün ardından artık bizim için şehri keşfetmenin en güzel şekli buydu: Elimizde sevdiğimiz kahveler eşliğinde, belirli bir rota olmadan sokaklarda yürümek.

Şehirde hafif bir yağmur vardı. Ama önceki günlerde de fark ettiğimiz gibi yağmur Kopenhag’ın enerjisini düşürmekten çok şehre ayrı bir hava katıyor. İnsanlar bisikletlerine binmeye, kafelerde oturmaya ve günlük hayatlarına devam ediyorlar. Biz de kahvelerimizle şehrin en ikonik noktalarından biri olan Nyhavn’a doğru yürüdük.

Nyhavn, bugün Kopenhag denildiğinde akla gelen o klasik görüntünün adresi: Kanal boyunca sıralanan renkli tarihi evler, eski ahşap tekneler ve su kenarındaki kafeler…

Aslında bölgenin geçmişi 1670’lere kadar uzanıyor. Bir zamanlar dünyanın farklı yerlerinden gelen gemilerin yanaştığı hareketli bir ticaret limanı olan Nyhavn, bugün şehrin en canlı ve en çok ziyaret edilen bölgelerinden biri. Ünlü Danimarkalı yazar Hans Christian Andersen de hayatının farklı dönemlerinde Nyhavn’daki üç ayrı evde yaşamış.

Hafif yağmur altında kanal boyunca yürümek, Kopenhag’daki son sabahımız için belki de en doğru vedaydı. Renkli cephelerin gri gökyüzüyle oluşturduğu kontrast, tekneler, su ve yağmurun verdiği sakinlik şehrin bize birkaç gün boyunca hissettirdiği atmosferi çok güzel özetliyordu.

Bird, caz ve yaratıcı kokteyller!

Kopenhag’daki son günümüzü, havaalanına geçmeden önce şehre yakışır bir durakla bitirmek istedik: Bird.

Bird, iyi müzik ve iyi içeceği aynı çatı altında buluşturan, oldukça kendine özgü bir atmosfere sahip. Mekânın önemli bir parçasını plak koleksiyonu oluşturuyor; müzik el yapımı hoparlörlerden çalıyor ve özellikle caz ağırlıklı seçkiler mekânın ruhunu tamamlıyor. Ama bizim için Bird’ü asıl özel yapan içecekleri oldu. Klasik kokteyllerin ötesinde, alışılmış tatların oldukça farklı ve yaratıcı biçimde yorumlandığı bir menüsü var. Denediğimiz içeceklerin her biri hem sunum hem de lezzet açısından gerçekten çok başarılıydı. Bazı tatlar ilk bakışta bir arada düşünmeyeceğiniz malzemeleri buluşturuyor ama sonuç son derece dengeli ve şaşırtıcı.

Üstelik bu özen yalnızca alkollü kokteyllerle sınırlı değil. Alkolsüz içecek seçenekleri de en az kokteyller kadar yaratıcı ve lezzetliydi. Alkolsüz bir içeceğin menüde yalnızca alternatif olsun diye bulunmadığını, aynı düşünce ve lezzet arayışıyla hazırlandığını hissediyorsunuz. Bu da Bird’de özellikle hoşumuza giden detaylardan biri oldu.

Biz de içeceklerimizi alıp plaklardan çalan müziği dinleyerek biraz oturduk. Kopenhag’daki son saatlerimizin tadını çıkardık. Son içeceklerimizi burada içip plaklardan gelen müzik eşliğinde şehre veda ettik.

Son bir yürüyüşün ardından otelimize dönüp hazırlandık ve havaalanına doğru yola çıktık.

Havalimanı da aynı özen ve keyifte

Kopenhag Havalimanı da şehirle ilgili genel izlenimimizin adeta devamı gibiydi: Düzenli, rahat ve iyi düşünülmüş.

Bir havalimanında genellikle tek istediğiniz işlemlerin hızlı ilerlemesi ve bir an önce uçağınıza ulaşmaktır. Buradaysa mağazaları, yeme-içme alanları ve genel tasarımıyla seyahatin son birkaç saatini geçirmek oldukça keyifliydi. Can sıkıcı prosedürleri olan vergi iadesi işlemi bile diğer havalimanlarına göre oldukça rahat geçti diyebilirim.

Dört günün sonunda Kopenhag’dan ayrılırken aklımızda yalnızca gördüğümüz yerler ya da yediğimiz yemekler kalmadı.

Az zamanda dolu dolu seyahat mümkün

İyi tasarımın günlük hayatın içine bu kadar doğal biçimde yerleşmesi, bisiklet kültürü, yeni nesil mimari ve şehir planlaması, sürdürülebilirliğe olan bağlılıkları, çok güçlü gastronomi sahnesi ve bütün bunların yanında şehrin sakinliği bizi en çok etkileyen özellikler oldu.

Belki de uzun hafta sonlarını sevmemizin nedeni tam olarak bu. Çok uzun süre bir yerde kalmadan da günlük rutinin dışına çıkıp başka bir şehrin yaşam biçimine dahil olabiliyor, yeni insanlar tanıyor, yeni şeyler görüyor ve eve biraz daha farklı fikirlerle dönebiliyorsunuz.

Not: Bu yazıyı kaleme almamda bana büyük ölçüde destek veren eşim Rengin Süzer’e çok teşekkür ederim.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir