İkizim Baran’la haksızlığa karşı sırt sırta kavgamız

İkiz kardeş olmanın kendine özgü yönlerini deneyimlerim üzerinden sizlerle paylaşmayı hedeflediğim bu ikinci yazımda, orta son sınıfta ikizim Baran’la birlikte yaşadığım biraz “sert” bir maceraya, devamındaki gelişmelere ve ardından yaptığım çıkarıma yer veriyorum.

Geçen yazımda ikiz olmaktan bahsedip ikizim Baran ile ortak bir anımızı paylaşmıştım. Çift yumurta ikizleri olarak ne kadar farklı olduğumuzu ve farklılıkların aslında zenginlik olduğunu, bunun avantaja çevrilmesi gerektiğini yazmıştım. Çocukluğumuzdan bu yana doğal olarak Baran’la birlikte çok şey yaşadık ve bu anılarımızın bazıları hafızalarımızda hayatımızın sonuna dek yer edecek dönüm noktaları niteliğindeydi. İşte bu önemli anılarımızdan birini burada sizlerle paylaşmak isterim.
Orta son sınıfın ilk dönem dersleri bitmişti. Evde çalışan ve aynı zamanda şoförlüğümüzü yapan Mustafa Abi bizi okula getirip götürüyordu. O gün nedense geç kalmıştı (malum, İstanbul trafiği). Okulda bütün servisler ayrılmış, biz de okulun giriş kapısının karşı kaldırımında tek başımıza Mustafa Abi’yi bekliyorduk. Ben bütün okul hayatım boyunca iyi bir öğrenciydim. Ortaokul ve liseyi takdirname ile bitirdim. Sonrasında da Kanada’nın en iyi üniversitelerinden birinden, McGill Üniversitesi’nden mezun oldum. O gün de sırtımda çanta, elimde karnem ve takdirnamem, Baran’la birlikte Mustafa Abi’yi bekliyorduk. Okul Tarabya yokuşunun üzerindeydi. Yolun yukarı taraflarından kalabalık bir öğrenci grubu bana doğru geldi. Grubun lideri olduğunu düşündüğüm kişi bana yaklaştı ve aramızda şöyle bir diyalog geçti:
- “Takdirname mi aldın?”

- “Evet”
- “Bir bakayım. Hayatımda hiç takdirname görmedim.” (Herkes gülüyor.)
- “Tabii. Buyur bak.” (Gerçekten saflığıma geldi)
Takdirnameyi o kişiye verdikten sonra işin şekli değişti:
“Güzelmiş” dedi, “Şimdi bak, bana 20 kâğıt vermen gerekiyor yoksa bu takdirnameyi yırtarım.”
Bu manzara karşısında ilk reaksiyonu gösteren Baran oldu ve “versene şu takdirnameyi, sen ne yaptığını zannediyorsun” diyerek takdirnameyi almak için ilk hamlesini yaptı. O anda araya birileri girip Baran’ı engellediler. Oldukça kalabalık bir gruptu. En az 15 kişiydiler diyebilirim. Bizi çembere almışlardı. Bizden para isteyen o kişiyi hemen korumaya aldılar. Baran ikinci hamleyi yapınca bir yumruk yedi.
Kendi şahsım adına şunu söylemek isterim. Kavga etmeyi hiç sevmem. Hatta kavgadan kaçarım diyebilirim. Hayatım boyunca hiçbir kavgayı başlatmamışımdır, hatta birçok kavgayı da önlemişimdir. 4-5 kez fiziksel kavgaya girdim, hepsinde de kavgayı başlatan karşı taraf olmuştur ve o durumda benim başka bir çarem kalmamıştır. Kavga ederken insan farklı bir boyuta geçiyor, ne yaptığımı hatırlamıyorum. Bütün mecburen yaptığım kavgaların sonucu karşı taraf için pek hayırlı olmamıştır. Ancak, bu kavgaları yapıp hakkımı savunmamın en önemli sebebi de babamın bize küçüklüğümüzden beri yapmış olduğu telkinlerdir. O bana ve ikiz kardeşime hep şunu anlattı: “Bu hayatta kimsenin hakkını çiğnemeyin, ancak kimseye de hakkınızı çiğnetmeyin. Eğer birileri hakkınızı çiğnemeye kalkışırsa bu durumu ortadan kaldırmak için her şeyi yapabilirsiniz. Bu uğurda gerekirse kavga bile etmekten çekinmeyin. Hakkınızı her zaman savunun.”
Bu telkinler bazılarına ters gelebilir, ancak inanın bu hayatta karşılaştığımız zorluklarda hep işe yaramıştır. Gerçekten hakkımızın çiğnendiğini düşündüğümüz her olayda tepkimi koymuşumdur.
O gün içinde olduğumuz durum da tam olarak babamın tanımladığı bir durumdu. Muhatap olduğumuz öğrenciler bizim yakınımızdaki bir başka okulda okuyan ve bizi özel okulda okuyan süt çocukları gibi görüp üzerimize gelen, takdirnamemi yırtmakla tehdit eden, zorbalık yapan ve üstelik ikizim Baran’a yumruk atıp kalabalık bir şekilde bize saldıran bir güruhtu. Artık kavga etmekten başka bir çarem kalmamıştı.
Bizi işe yaramaz zengin çocukları gibi görebilirlerdi ancak bu kişilerin hesap etmediği bir şey vardı. Birincisi tabii ki, babamın bu telkinleriyle yetişen bizler bu durumun altında kalmamak için başkaldırıda bulunarak gerekli mücadeleyi verecektik. İkincisi, o dönemde biz Baran ile birlikte her gün spor yapıyorduk. Evin bahçesinde futbol, basketbol ve masa tenisi oynardık. Bu oyunların sonunda mutlaka bir tartışma çıkar, sonrasında fiziksel olarak da birbirimize girişirdik. Kavgalarımız babaannemin yanımıza gelmesiyle son bulurdu hep. İkimiz de ona olan saygımızdan dururduk. Dolayısıyla Baran da ben de kavga konusunda çok antrenmanlıydık.
Bu kavgada da sırt sırta verip önümüze gelene yapıştırmaya başladık. Karşı taraf çok kalabalıktı. Birini daha aşağı indirirken hemen ardından bir başkası geliyordu. Sağdan soldan, her taraftan bize yumruk atmaya çalışıyorlardı. Biz yaklaşık 20 dakika bu şekilde mücadele ettik ve sonuçta ikimiz de ayakta kaldık. Hatta 20 dakikanın sonunda 8-9 kişi yerlerdeydi ve bir kısmı kaçmış olsa da yine de çok kalabalık bir şekilde bize saldırmaya devam ediyorlardı. İlk kaçanlardan biri de benden para isteyen kişiydi. Mustafa Abi’nin gelişiyle kavgaya son nokta konulmuş oldu. Normalde çok efendi, eşinden çekinen sakin bir adamdır Mustafa Abi. Arabadan uçan tekmeyle indi. Ben de bir yandan kavga ederken bir yandan da onu izlemeye başlamıştım. Şoktaydım. Bizimle birlikte o da aslanlar gibi kavga ediyordu. Bize yeni bir kişinin daha eklenmesiyle birlikte karşı taraf şok oldu ve geriye kalanlar da çareyi kaçmakta buldular. Yerler kan içinde kalmıştı. Baran’ın ve benim birkaç yumruk yemiş olmamız dışında bir şeyimiz yoktu. Karşı taraf ise tamamen dağılmıştı. Kaçanları kovalamaya başladık. Ancak, hepsi Tarabya’nın ara mahallelerinde yaşadıkları için, mahalle aralarında daha önce hiç gitmediğimiz yerlere dağılarak izlerini kaybettirdiler.
Bu arada takdirnameye ne mi oldu? Enteresan bir şekilde, o mücadelede yere düşmüş olan takdirname ucundaki hafif bir yırtığın dışında sapasağlam yerde duruyordu. Onu da aldık ve yolumuza devam ettik.
Ancak olay burada bitmemişti. Devamı gelecekti.

İkinci dönem okul açıldı. Okulun ilk günü ben kantinde arkadaşlarla sohbet ederken Baran canhıraş bir şekilde haykırarak yanıma geldi:

- “Birader, bu herifler yine gelmişler. Okulun önünde çok kalabalık bir şekilde bekliyorlar. Beni okulun bahçesinde görünce ‘işte biri buydu’ deyip dış duvarından içeriye girmeye çalıştılar.”
- “Kaç kişilerdi?”
- “Bilemiyorum, yüzlerce kişi var.”
“Nasıl yani? Bir bakalım” dedim ve dışarıya doğru şöyle bir göz attım.
Gördüğüm manzara karşısında hakikaten afalladım. En az 200-300 kişi ellerinde sopalar ve her türlü kesici, delici aletlerle bizi bekliyordu. Diğer okuldaki erkek öğrencilerin önemli bir kısmını da yanlarında getirmişlerdi.
Baran bana “biz de adam toplayıp dalalım şunlara” dedi. Ben de ona saçmalamaması gerektiğini, bizim okuldaki erkek öğrenci sayısının dışarıda bekleyenlerden daha az olduğunu ve sayıları denkleştirsek bile hiçbirimizin kesici, delici aletlerle mücadele edemeyeceğini söyledim. Bunun üzerine babamın şoförü Turan Abi’yi aradık. Emniyette tanıdıkları vardı. O da hemen Tarabya’daki polis karakoluna durumu bildirdi. Kalabalık bir polis grubu bizim okulun önüne gelip oradakileri dağıttı. Sonrasında da bir olay çıkmasın diye birkaç ay boyunca okulun önünde beklediler veya devriye gezdiler.
Olay bu şekilde sonlanmıştı. Bütün bunlar bana şunu öğretti. En sıkıntılı zamanlarımdan birinde ilk tepkiyi benim için Baran ortaya koymuştu. Ben de inisiyatif kullanarak onu birçok kez korumuşumdur. Her ne kadar birbirimize hiç benzemesek, zaman zaman birbirimizi anlayamasak, birbirimize kızsak da biliyoruz ki hayatta bize hep destek olacak biri var yanımızda. İkimiz de kesinlikle eminiz; bu zor hayat koşullarında, en zorlu dönemlerimizde birbirimize sahip çıkıp bu sıkıntıların atlatılması için elimizden geleni yaparız.
O yüzden ikiz kardeşler olmayı bu hayatta bize verilmiş bir armağan olarak görüyorum.

İlginizi Çekebilir
Yorumlar ( 0 )
Bu yazı hakkında ilk yorumu siz yapın...
Yorumlarınız için